19 Mayıs 2019 Pazar

19 MAYIS

19 MAYIS



Bu gün 19 Mayıs. Gençlik ve Spor Bayramı. Bir süre evvel resmi adına “Atatürk’ü anma”  ifadesi de eklendi.
Benim kuşağım 19 Mayıs’ın coşku ile kutlandığı dönemlerde gençlikti. Okullarda günlerce öncesinden yürüyüş ve spor (jimnastik) hareketleri provaları ve gösteriler stadyumlarda yapılırdı. Tabii iller ve hatta ilçelerdeki statların isimleri “Atatürk Stadyumu” ismini taşırdı.
Erkek çocuklar atlet ve şortla katıldıkları için senenin ilk kuvvetli güneşi ile kol ve omuz yanıkları ile tamamlardı günü. Kızlar ise ya beyaz mini etek veya beyaz, siyah kısa şortlar, beyaz çoraplar giyerlerdi. En mutaassıp çevrelerde bile kız çocuklarının şortları tulum şeklinde olurdu.  Gösterilerin en sonunda mutlaka mahalli kıyafetlerle halkoyunları gösterileri yer alırdı.
Askeri okulların bulunduğu illerde,  onların iştiraki ile gösteriler çok renkli olurdu.  Bursa’da Işıklar Askeri Lisesi’nin gösterilerini heyecan ve gururla izlerdik.
1957 yılında İstanbul’da,  Dolmabahçe Stadında izleme şansına sahip olduğun 19 Mayıs Töreninde Deniz Harp Okulu’nun gösterileri çok etkilemişti beni. Özellikle boru trampet takımının hücum marşı ile öğrencilerin alana girişi, kıyafetleri, yaptıkları insan kuleleri muhteşemdi. Hele önümdeki sırada oturan çok sayıdaki ve çok çeşitli milletlerin üniformalı subayları ( İstanbul’da, bir NATO toplantısı vardı) bayrak takımları geçerken ayağa fırlayıp bayraklarımızı selamladıkça gözyaşlarımı tutamamıştım.
Sonra yıllar geçti aradan ne devirler gördük. Kız öğrencilerin kılıklarına müdahaleler oldu. Şortları pantolona çevrildiler, şalvara dönüştüler, törenler renk kaybetti, statlardan kapalı salonlara alındılar, neler, neler gördük. Devlet büyüklerinin hastalıkları(!) nedeni ile törenlere iştirak edemediklerine şahit olduk. Bu günün kutlanmasının yasaklandığını gördük.  
Bu yıl mutlulukla görüyoruz ki; 19 Mayıs Gençlik ve Atatürk’ü Anma Kutlamaları önem ve coşku ile kutlanıyor.  Kuruluşlar, kişiler sanal platformda birbirini kutluyorlar.
Tüm dostlarımın ve ulusumuzun bu bayramını kutluyorum efendim.
19 Mayıs törenleri ilk kez 1960 yılında iptal edilmişti. O yıl 23 Nisan törenlerinde rahmetli İsmet İnönü’ye törenlerde coşkun tezahürat yapılmıştı, hipodromdaki gösteride.  Kısa süre sonra 555K (gençliğin 5. Ayın, 5. Günü, saat 5’de Kızılay’da buluşalım parolası ile tertiplediği toplantı.) olayı ile iktidar partisi yöneticileri aleyhte tezahürata muhatap oldu. Hükümet iki hafta sonraki 19 Mayıs töreninden ve bu törende yine İsmet Paşa’ya yapılabilecek sevgi gösterilerinden ürkerek 19 Mayıs Gençlik Bayramı törenini iptal etti.
O akşam Meclis Başkanı Refik Koraltan İçtiği iki kadeh rakıda Atatürk’ü hatırlar.
“ Yahu bugün 19 Mayıs Mustafa Kemal Samsun’a çıkmıştı. Onu bir ziyaret etmem gerekli.”
Kendisi Milli Mücadele yıllarında Konya’da Kuvva-i milliye bünyesinde çalışmış, Birinci Dönem ve ardından uzun süre Millet Vekilliği yapmış, Atatürk’le yakın çalışma içeresinde bulunmuş ve 1950 yılında DP’nin dört kurucusundan biri olmuş bir politikacıdır. Narsist (kendini büyük görme hastalığı) karakteri ile tanınır.
Ankara’da sıkıyönetim vardır. Komutanlığa telefon eder, Anıtkabir’i ziyaret arzusunu bildirir ve gider. Lahittin karşısında şapkasını çıkartır, selam durur.
Sonrasını bir sütunun arkasındaki teğmen naklediyor.
Yüksek sesle;
 “ Karşında Koraltan duruyor, Atam, bak.
Hâlâ o eğilmez başı dimdiktir efendim.
Bir ses ver şanlı adından Atam, sana geldim.”
Bir ses duyulur kubbeden;
“Hasstir efendim.”*

Rahmetli Atatürk nazik insandı. Sağlığında bu ifadeyi  “efendim” siz kullanmazmış. 

*( Bu beyit çeşitli kaynaklarda kullanılmış ve Murat Bardakçı Neyzen Tevfik’e izafe etmiştir.)


9 Mayıs 2019 Perşembe

RAMAZAN


RAMAZAN
Bu yazı geçen sene de yayımlandı ama "El ahsen-i minel tekrar= tekrarda güzellik vardır." 
Ramazan ayı girdi  nerede ise bir haftası geçti bile. Ramazan ayının gelişi ile gazetelerde özellikle en yaşlı köşe yazarlarının bu ay hakkında bir şeyler yazması teamüldü. Günümüzde bırakınız gazeteleri onlarca TV programlarında gerekli yayın ve bilgi verilmekte. Ama yaşlı ve eski bir köşe yazarı olarak bu alışkanlığımdan vaz geçemedim.
Ramazan ay takvimine göre en kutsal sayılan üç aylardan, Recep ve Şaban’dan sonuncusudur ki ardından Şevval (bayram) ayı girer. Bayram ayının ilk gününden başlayan üç gün İslam âleminin iki kutsal, dinî bayramlarından birisidir. Son yıllarda adının Ramazan mı, Şeker mi Bayramı olduğu tartışılsa da gerçek adı FITR Bayramıdır. Fıtr Arapça yaradılış, vücut benzeri anlamlar taşır ve ramazanı tamamlayıp, bayrama ulaşmanın bir cemilesi olarak bayram sabahına kadar yoksulları sevindirmek ve son ihtiyaçlarına çözüm olmak için konulmuş bir sadakadır. Vücut ve sağlık anlamında Sadaka-i Fıtır (fitre) şeklinde söylenilmektedir dilimizde.   
 Bu ay Yüce Kitabımıza göre; sevapların en bol dağıtıldığı. Günah ve hataların en cömertçe af edildiği, ikram, ihsận ve yardımların çokça yapılmasının, harap gönüllerin alınmasına her zamankinden fazla dikkat edilmesinin, ibadet ve dini teamüle en çok uyulmasının tavsiye edildiği bir aydır.  Sağlığı yerinde olup arzu edenler oruca niyetlenirler.  Bütün okurlarımın ramazanlarını tebrik eder, bu bereket ve gufran ayının ülkemize hayırlar getirmesini temenni ederim.
Cümlemizin malûmudur ki; şartları uyanlar için bu ayda oruç tutulması İslâm’ın farzlarından birisidir. Oruç bedeni bir ibadettir ve gizlidir.  İslâm’ın öbür farzları yerine getirilirken üçüncü kişiler tarafından görülebilir, bilinebilir. Ama kişinin gerçekten oruçlu olup olmadığı sadece kul ile Allah arasındaki bir eylemdir. “Oruçluyum” demek, oruçlu görünmek yetmez. Oruç tutmayan kişilerin ramazana ve oruçlulara saygı göstererek aleni yiyip içmekten sakınmaları bir Türk-İslâm geleneği olarak yerleşmiştir toplumumuza. Yakın zamana kadar ülkemizdeki Gayrimüslim azınlıklar da bu geleneğe uyar, oruçlu komşularına karşı saygılı olmaya büyük özen gösterirlerdi. Ne yazıktır ki bugün bu hassasiyeti gösteren Müslümanlar bile çok azalmış durumda.
Açlık bir yana çay, kahve, özellikle sigara tiryakileri için bu hassasiyet çok önemlidir. Periyodik nikotin açlığı, tiryakileri bilhassa iftara yakın saatlerde sinirli ve tahammülsüz yapar. Edebiyatımız, bu insanlara ramazanda yapılan şakalar, bunlarla ilgili nükteler yönünden çok zengindir. Bir elinde sigara bir elinde çakmak sabırsızlıkla iftarı bekleyen ya da imsakın son salisesine kadar dumanı çeken tipler hepimizin çevresinde vardır.
Günümüzde kullanımı kalmayan bir diğer tiryakilik de afyon’dur. Cumhuriyetle beraber afyon sakızının tekelleştirilmesi,  izinsiz ekim, satımı ve bulundurulması ağır cezaları içeren bir yasak oluncaya kadar afyon kullanımı yaygındı. Mercimek tanesi kadar bir parça afyon sakızını yutan tiryakiler birkaç saat süre ile bunun sarhoşluğunu ve keyfini yaşarlarmış.  Tabiidir ki ramazan bu afyonkeşler de için sıkıntı ve kâbus dönemidir.
İşte bu tiryakiler; üç tane afyon parçacığının ilkini tek kat, ikincisini iki kat, üçüncüsünü de üç kat sigara kâğıtlarına sarıp,  imsak vakti hepsini birden yutarlarmış.  Dört beş saatlik bir süre sonra, mide asitlerinin etkisi ile önce tek kâğıt çözülür ve afyon açığa çıkınca keyif dönemi başlarmış. “Afyon patlayıncaya” kadar asabi ve gergin olan tiryaki de rahata erermiş. Ardından iki ve üç kat kâğıtların dörder, beşer saatlik aralarla açılması ile yasak saatler içinde afyon yutmadan, oruca devam için bulunmuş bir yol imiş bu. “Daha afyonu patlamadı” söylemi buradan yerleşmiştir terminolojimize.
“Üçkâğıtçı” deyiminin de asıl kaynağı budur. Sonraları üç tane iskambil kâğıdı ile “Bul karoyu, al parayı”  şeklinde kumar oynatanlara yakıştırılmış, bu sıfat.
Günümüzde afyon tiryakileri yok. Tabii afyona endeksli üçkâğıtçılar da.  Ama üçkâğıt ve üçkâğıtçılar o kadar bol ki. Onlara bakınca eski, gerçek üçkâğıtçılar çok masum ve sevimli kalıyor. Allah cümlemizi ve ülkemizi yeni üçkâğıtçılardan korusun.
Ramazan ile ilgili nükteler ve fıkralar çok yoğundur. Özellikle Bektaşilere izafe edilenler bir o kadar da ince ve espri yüklüdür. “Ramazan nasıl gidiyor?” diye soran dostuna Bektaşi’nin cevabı yetmez mi; “Kafama göre bir hoca buldum çok iyi gidiyor.”
Adam böyle kafasına uyan bir ulemadan fikir sormuş;
“Bir dilber-i rậnậ olsa, bir de olsa ramazan, tarik-i dilber mi olurdun yoksa Terk-i ramazan?
Ve almış cevabını, ya da fetvasını;
“Fırsatı fevt etme zinhar,  sür safasın her demin. Çün, savmın olur kazası olmaz kazası dilberin!”
(Güzel, lậtif bir dilber olsa. Üstelik de ramazan ve oruç var, güzele yoldaş mı olurdun, ramazanı mı terk ederdin?)
(Sakın fırsatı kaçırma her zamanın sefasını sür. Çünkü orucun kazası olur ama dilberin kazası olmaz!)
Hepinize hayırlı, bereketli ve kafanıza göre (!) ramazanlar diliyorum…


2 Mayıs 2019 Perşembe


HIDRELLEZ
Bu yazı geçen yıl Mayıs ayı başında yayımlanmıştı.  Bu yıl yine Mayıs ayı başı ve yine hıdrellez geliyor. Ben 75 yıldır biliyorum her yıl gelir zaten. Okumayan oldu,olabilir düşüncesiyle  bir kez daha koyuyorum.
Biliyorsunuz değil mi? Bu hafta sonu Hıdrellez.
Kırsal kesimler ve küçük yerleşim birimlerinde geleneksel ve folklorik özelliklerini koruyan bu gün, büyük illerin hareketli yaşamında sadece nostaljik bir kavram olarak kaldı. Yeni kuşakların söyleminde ise hiç yok. Eski halk, takvimi yılı ikiye bölerdi; Kasım ve Hızır olarak. Kullandığımız Gregoryen takviminin 8 Kasımında Kasım günlerinin “Ruz-i kasım” girmesi ile başlayan 150 günlük kış 6 Mayısta biter ve Mayıs günleri “Ruz i- Hızır” ile 110 günlük yaz başlar. “Yüz elli, yaz belli”
Bugün sadece ülkemizde değil, Azerbaycan, Kırım, Balkanlar, Orta Asya’da da bir festival coşkusu ile yaşanan bu özel günü Çingene Kavmi Kakava Bayramı, Ortodokslar Aya Yorgi, Katolikler Aziz Georgios, Süryaniler Circis adıyla kutlarlar.
İnanışlarımıza göre; Hızır (Hıdır) Aleyhisselâm ile ölümsüzlüğe erişmiş İlyas Peygamber senede bir kez yeryüzünde buluşarak bereket ve şifa yayarlar. Bir deniz kenarında olan bu buluşma, farklı söylemlerle Gılgamış Destanı, İskender Efsanesi, Yahudi Efsanesi gibi, eski Suriye, Yunan, Aragot mitlerinde de yer alır.
Semavi kitaplarda Hızır ve İlyas isimlerine birlikte rastlanılmaz, buluşmalarına ait bir kayıt yoktur. Sadece Elyesa (Elia) peygamberin Yahudi kavmini bereketli topraklara, Hıdır’a götürdüğü anlatılır ki Hıdır Arapça yeşillik demektir. İsmi peygamberler listesinde olmamakla birlikte Kuran’ın bazı ayetlerinde yer alan Hz. Hızır; İslâm tasavvufunda Velî, halk folklorunda peygamber olarak anılır. Darda kalanların imdadına yetişir, dileyenlere bereket, sağlık, şifa verir. “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez” Hızır Peygamber denizdeki, İlyas Peygamber karadaki ümmetini ve bazı anlatımlarda Hızır her yerdekileri korur. Kardeş oldukları da rivayet olunur. Yurdumuzda ve kimi İslâm ülkesinde Hızır, İlyas, hıdrelleze dair makamlar, makam mezarları, birçok yörede Hıdırlık Tepeleri bulunur. Dinî ve mitolojik gerçekler ne olursa olsun; 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece vaki olan bu birliktelik neşe, eğlence, niyet ve niyaz ritüeline dönüşmüştür. İller ve bölgeler arasından farklılıklar olsa da genelde;
-Geceden gül dalına, yoksa başka bir yeşilliğe, içine para konulmuş kese, cüzdan, çanta bağlanır ki; Hızır bereket için elini soksun.
-Seyahat isteyenler gül dibine veya açık havaya bavul, pasaport, harita bırakırlar. Ev, otomobil, fabrika maketleri veya resimleri; diploma, meslek sembolleri, tayin, nakil terfi dilekçeleri konulur.
-Kırmızı bir kese içerisinde kırk karınca yuvasından toplanmış kum taneleri gül dalına asılır.  
-Koza tohumları geceden bir tülbent içinde gül dalına bağlanır, ertesi sabah Besmele ile kerevete alınır.
-Gül dibine bir küp içine genç kızların yüzük, küpe, tarak gibi özel eşyaları konulur. Ertesi sabah çeşme başında, türküler eşliğinde küçük bir çocuk eş zamanda bu küpten bir nesne ve bir torbadan bir mâni seçer. Yüksek sesle okunan mâni eşya sahibinin kısmet ve istikbalini açıklar.
-Gül dibine oturtulmuş kızların başı üzerinde kilit (kısmeti) açılır.
-Gece boyu mahalle aralarında ve meydanlarda ateşler yakılır, üzerinden atlanır, şarkılı oyunlu eğlenceler düzenlenir.
-Sabah çok erken saatlerde su kenarına inilir, dilek kâğıtları akarsuya veya sandalla açılarak denize bırakılır.
-O sabah her günden erken kalkılır, kapı önleri, avlular, hayatlar bol su ile yıkanır. Yatakta kalanlar ısırgan dalıyla dağlanarak cezalandırılır. Sabah namazında cümle kapıları ardına kadar açılarak haneye bereket depolanır.
-Hızlı boy atan kızların kafasına hamur tahtası ile vurularak evde kalması önlenir.
-Çarşılar ve dükkânlar daha erken açılır. En sona kalan esnafın dükkân kapısı çöpler, dallar ve yeşilliklerle doldurulur. Kapısı önüne içki şişeleri dizilir.
-Mahallenin yeni gelinleri ve genç kızları için çok renkli basmadan bir örnek elbiseler, şalvarlar dikilir.
-Kırlara çıkılır, salıncaklar kurulur, uçurtmalar salınır. Şenlik akşama kadar sürer.
-Kızların başları, arabalar, otomobiller yeşil dallar ve çiçeklerle süslenir. Kızların bacakları mahalle delikanlıları tarafından ısırgan dalı ile dağlanır.
-Evlerde ısırgan yemekleri, oğlak, kuzu etleri ve naneli pilavlar pişer. Etli pilav veya helva yapılıp dağıtılır.
-Trakya’da evlerin kapıları söğüt dalları ile süslenir, kiraz ağaçlarının çevresine söğüt dalları dizilir.
-Bu günle “Padişahın atları çayıra çakılır”.
-Hz. Hızır ve Hz. İlyas’ın makam kabirleri, sair evliyanın türbeleri ziyaret edilir.
Kırlarda, yeni aşklarla evliliklerin doğacağına inanılan hıdrellezde hava yağışlı olursa tüm bu etkinlikler bir sonraki ilk pazar gününe ertelenir. Adet ve usuller yörelere göre değişirler ama bir şey değişmez; o gün erkenden akşama kadar kırlarda koşturup oynayanları bahar çarpar, yorgunluk, güneş yanıkları ve anılar kalırdı gerilerde…
Tabii bugün Çingenelerin, Çeribaşı seçimi de yapılır.
Çingeneler veya son zamanlarda kendilerine verdikleri isimle Romanlar, Hindistan’ın Pencap-Sind nehir havzası boyunca, Pakistan ve Afganistan’ın da içinde bulunduğu bölgelerden milattan sonra 450- 1050 yılları civarında ülkelerinden sürülerek İran ve Anadolu üzerinden tüm dünyaya yayılmış Hind- Avrupa kökenli zavallı bir ırktır. Savaş döneminde bütün toprakları ellerinden alındığından tarım, hayvancılık ve toplayıcılık gereçlerinin tümünü yitirmiş ve göçebe zanaatçılığa mahkûm olmuşlardır. Bir kısmı yerleşik düzene geçmiş olsa da hâlâ dünya üzerinde göçebe yaşayan kavimleri vardır. Tüm dillerde Çingen kelimesinden türemiş;  Gyhtan, Çigan, Cipsi ve benzeri isimlerle adlandırılırlar.
Roman kavimleri ise dünyanın her yöresinde yaşayan sayısız Çingene kavimlerinin sadece bir tanesinin adıdır.
Bursa’nın yerleşik Çingeneleri 1950’li yıllarda şimdi tapu dairelerinin olduğu bölgede küçük bir mahallede olmak üzere Kamberler- Atpazarı’nda ve Demirhane bölgesinde toplanmışlardı. Kamberler bölgesindekiler, dansçı, çengi ve çalgıcılıkla geçim sağladıkları halde Demirkapı Çingeneleri çeşitli iş dallarında dükkân sahibi veya çarşılarda ayakkabı boyacılığı, taşımacılık veya benzeri işlerle geçimini sağlarlardı ve Kamberler yöresinde yaşayanlara göre kendilerini daha asil sayarlardı,
Demirhane çingeneleri çalışkan ve namuslu kişilerdi. Kapalıçarşı’da ayakkabı boyacılığı veya taşımacılık yapan bu adamlar tadilat için vitrin camları ve kepenkleri çıkartılmış, içerileri mal dolu dükkânların gece bekçiliğini yaparlardı, tadilat süresince…
Çarşı içeresinde dolaşan bir Sami vardı. Irkına has yanık ve güzel sesi le zaman zaman şarkı söyler ama geçimini ayakkabı ticareti ile sağlardı. Nasıl mı? Eline bir çift yeni ayakkabı alır,  ayak numaralarını çok yakından tanıdığı bir müşterisine(!) bu yeni ayakkabıyı verir onun ayağındaki az kullanılmışı ve üzerine az bir miktar para alırdı. Bu az kullanılmış ayakkabı yine bir başka kişiye verilir, üzerine bir miktar para alınırdı. Böylece gelir düzeyi gittikçe düşen dört beş kişiye yapılan trampa ile sonunda elde kalan ayakkabı benzeri nesne eskiciye kadar ulaşırdı. Bir gün Sami’yi elinde tek bir ayakkabı ile gördüğümde bunu ne yapacağını sormuştum. Aldığım cevap şaşırtıcı idi. “Ağabey bende kaç tane tek ayaklı müşteri var. Kiminin sağ kiminin sol ayağı yok. Tabii hepsi farklı numaralarda. Bunlar ayakkabısını nereden alır sanırsın?” O gün öğrendim ki; ayakkabı üreticileri ve ısmarlama ayakkabı yapanlar tek ayakkabı yapmazmış, uğursuzluk sayarlarmış.
Sami, her hıdrellez evveli bana “tekmil gacolar (eşler) ve çoparların (çocuklar) davetli” olduğu, matbu Kakava Bayramı davetiyesi getirir, bahşişini alırdı. Bursa’da Kakava Töreni ve Çeribaşı seçimi Demirkapı Semtinde yapılırdı. Kamberlerde de böyle bir tören yapılır mıydı, bilemiyorum. 
Nice hıdrellezlere sağlıkla erişmeniz dileği ile…


9 Nisan 2019 Salı

KOL SAATİ



KOL SAATİ
Teker teker elden ve bellekten geçen parçalar çöp sepetini boylamış geride sadece benzinli Zippo çakmakla bir kol saati kalmıştı masanın üzerinde. Saati aldı, kurgu yerini defalarca çevirdi ama saniye çubuğu hiç hareket etmeyince kulağına götürdü. Saatin o çok iyi tanıdığı tannan çıt-çıtları yoktu artık. O zaman anımsadı ki yıllar evvel durduğunda “tam çarkı kırılmış, Avrupa’dan parça istedik” demişti, tamir servisi.  Ülkenin, Başbakanın itirafı ile elli Cent’e muhtaç olduğu yıllardı. Tamir edilemeyen saat de unutulmuşlar kervanına katılmıştı böylece.
Ağustos 1947’de sünnetinde koluna takıldığında ülkede tek parti rejimi hâkimdi, İsmet İnönü Milli Şefti. Altın kaplamalı “Hislon 21 Rubis” Kütahya’daki akrabaların pahalı bir armağanıydı. Sokakta insanların bir birine saati sordukları o zamanlar nadir insanda cep saati bulunurdu, daha ender de kol saati. Ne şimdiki gibi pil fiyatından daha ucuz quartz saatler vardı ne de marka bolluğu.  Rus yapısı Serkisof, Şimendifer Marka cep saatleri, Omega, Zenith, Wacharon Constantin, Hislon,  Necker ve Ermeni Nacaryan ailesinin adlarına İsviçre’de fason yaptırdıkları Nacar, belki birkaç tane daha. Doğaldır başlangıçta belirli günlerde takmıştı sadece, sonraları ise yıllar süren şah damarı kadar yakınlıkta birliktelik.
“Beni de atacak mısın?”
Gerçek mi, değil mi emin olamadığı bu sesle irkildi birden. Aç karnına aldığı alkolün etkisi mi, geçmiş günlerin ve kişilerin ruh dünyasında dolaştığı saatlerin doğurduğu beyin yoğunluğundan kaynaklanan bir halüsinasyon mu, sessiz sözsüz bir söyleşi başladı aralarında? 
“Bilmiyorum.
“Çok iyi günler geçirdik birlikte, müşterek o kadar çok konularımız var ki...”
“.......?”
“Ben İsviçre’nin bir dağ kasabasında üretildim.  Bern Juanası’, Saint-imier’de.  Ekilecek alan kıttı oralarda, bağlar da yoktu. Ustam yaşlı bir adamdı. Daha dağlara kar düşmeden Basel’den kışlık erzakını, şarabını bu arada kutular dolusu çarklar, kadranlar, pandüller alır, atölye evine taşırdı, bütün komşuları gibi. Bir kış boyu saatçi lupunu sağ gözüne yerleştirir, küçücük tornavidaları, pensleri ile parçaları eklerdi birbirine sabırla ve sevgiyle.  Tamamlanan her saati karşıdaki kulenin saati ile ayarlar, birkaç gün bu ayarı kontrol eder sonra kutusuna yerleştirirdi. Yaz başında uzun bir yolculuktan sonra İstanbul’a getirildim, Çarşıkapı’da Saidîye hanının üçüncü katındaki depoda bekledim bir süre. Sonra yüzlerce saat arasından senin için seçilerek bir süre sonra da senin koluna takıldım. Sen çocuk, ben yeni yaşamımızın ilkbaharı idi...”
“Çok iyi Hatırlıyorum. Çok sevinmiştim. Oysa birkaç yıl evvel bir düğüne götürdüğüm saati sünnet çocuğunun koluna taktığımda -off gene mi saat- demişti kolunda ve yatağının üzerinde yirmiden fazla saat vardı.”
“Sonraları bir üçlü oluştuk. Sen ben ve bisiklet.”
“ Tabii, beyaz çamurluklu, 24 jant, İngiliz malı Armstrong. O dedemin hediyesiydi. Babam İstanbul’a gitmişti mutat işleri için. Gelirken bana bisiklet getireceğini biliyordum. Afyon’a trenler gece yarısından sonra gelirdi. İnatla uyumamaya çalışarak beklemiş ama dayanamamıştım.  Sabahın çok erken bir vaktinde uyandığımda gidonu yan döndürülmüş, kadranları kâğıt ile sarmalanmış, avlu duvarına dayalı beni bekliyordu. Rahmetli babacığım trende yanında getirmişti. Yaz boyu sabahları dedem yayan ben yanında bisikletle dükkâna gittik. İkindi vakti Heykel önüne kadar yine beraber gelirdik. Sonra beni serbest bırakırdı, eve kadar olan beş yüz metreyi tek başıma giderdim. 1948’lerde dedem gibi aşırı vesveseli bir adamın bile sekiz yaşındaki bir çocuğu yalnız bırakabileceği kadar trafik boş ve güven tamdı ülkede. Mahalleye gelir gelmez evimizin iki sokak ötesindeki sevgilime(!) doğru basardım pedalları heyecanla. O hep evlerinin ilk kat cumbasında beni bekler olurdu! Doğrusu; ben öyle sanırdım. Yirmi yaşlarında olmalı idi. Kollarını cumbaya dayar, melânkolik bakışlarla süzerdi,  nadiren bir iki insanın geçtiği, boş ara sokağı. O yıllar; sabah ev işlerine yardım edip gün boyu nakış işleyerek,  çeyiz hazırlayarak kısmet bekleyen ev kızlarının tek animasyonuydu akşam saatlerinde pencereden dışarıları seyretmek. Tabii mutaassıp babaların bilgisi dışı ve anaların toleransı nispetinde. Göz göze gelmekten utanarak birkaç kere geçerdim penceresinin altından. Aslında o ikinci aşkımdı. İlki öğretmenimdi, okullar kapanana değin. O kış dedem öldü. Yıllar içinde herkes öldü. Sünnet cemiyetimde bulunanlardan kalanlar bir elin parmaklarını geçmez. Çocuklarımın, torunlarımın hiç tanımadıkları bu kişilere ait resimleri, nesneleri hâlâ saklamamın mantığı var mı sence?”
“...”
“Çocuklar büyür bisikletler büyümezler. Birkaç yıl sonra Armstrong küçük gelmeye başladı. İlkokulu bitirdiğim yıl o satıldı, yerine büyük boy Alman Bauer alındı. Üç yıl sonra da onu motorlu bisiklet ile değiştirdim. Ama seninle birlikteliğimiz hep sürdü. Sen bir gün aniden duruverdin hiç çalışmamak üzere. Bense yeni bir Hislon aldım, sonra bir başkasını, bir başkasını daha.  Bundan sonrasında yaşantımda yoksun, seninle olmadığım dönemleri tazelemenin, paylaşmanın bir gereği de yok. Sabah ezanları okunuyor. Yoruldum artık.  Saatin kaç olduğunun farkında mısın?”
“Tabii ki değilim. Unuttun mu, ben çalışmıyorum?  Çok uzun zamanlardan beri saatin kaç olduğunu bilmiyorum. Zaten biz saatin kaç olduğunu hiç bilmeyiz. Sadece bildiririz. Biz saatler; zamanı tüketmeyiz, üretmeyiz de. Zaman sizler için önemli. Ama değerini de hiç bilmezsiniz. Olduğu zaman geçip bitmesini istersiniz bıkkınlıkla, azaldığında doymak bilmez bir hırsla çoğunu istersiniz, daha çoğunu.  Ancak tamamen tükendiğinde, sizler için işlevi kalmadığında bir süre ders olur; bu kayba şahit olanlara.   Bizim için ise zaman diye bir şey yok. Tek sorun rakkasın sallanması, çarkların dönmesi, zembereğin boşalması, yeniden dolması için ona uzanacak parmaklar.   Ölüm de yok, bas’ü ba’del-mevt de bizim için iki boyut var. Durmak ve dönmek.    Peki, şimdi ben ne olacağım?”
“Bilmiyorum... Senin özelliğin; insanların bırak üstlerinde taşımayı pek az evde bulunan masa saatlerini biliyor olman. Camlı muhafazası içindeki “kâtibim”  melodisi çalanları. Ya da üstü çift çanlı, yuvarlak masa saatlerini bile tenekecilerin yaptıkları camdan küçük kutularda, raf üzerinde tuttukları günleri biliyor olman. Tıpkı benim gibi. Sınıfta ancak bir iki kişi ile sınırlı sahiplerine,  işaretle ve defalarca zile kaç dakika kaldığının sorulduğu okul sıralarını yaşamış olmak. Fotoğraf çekilirken kol saatlerini öne çıkartacak pozların verdirildiği sahnelere şahit olmak.    Şimdilik kutunda kal... Belki bir gün yeniden döneriz seninle anılar âlemine, eskileri eşeleriz... Benden sonraya kalsan ne olur ki... Çalışmayan bir eski saati atmak her kimse için ne zordur ne de yük. Hele onu hiç tanımayanlarca... Hem daha gitmek niyetinde de değilim... En azından bir süre...
Yazılacak çok yazılarım var.” 
                                                                             

                                                                                 

2 Nisan 2019 Salı

"HATIRLAYANLARINIZ VAR MI?" BONCUK*


"HATIRLAYANLARINIZ VAR MI?"
BONCUK*

         Davulcunun son tokmak darbesi ile zurnanın sesi aynı anda kesildi.                        Çığırtkan     elindeki tenekeden yapılmış, huni biçimli megafonun dudak                 şekline   göre yapılmış çukur ağızlığını ağzına iyice yapıştırdı, kelimelerin               son  hecelerini uzatarak yayına başladı.
“Ey Ahâlî... Memleketin en ünlü cambazı... Boncuk kasabamızda... Sadece iki gün... Koşun... Koşun... İki mezar arasındaki alana gelin... Bu fırsatı sakın kaçırmayın...” Ağızlık, dudak hareketlerini kısıtladığından sesi boğuk ve metalik çıkıyordu.
“İki başlı altı ayaklı buzağıyı da görün... Meşhur Boncuk şehrimizde...” Kasaplar çarşısından kırmızı peştamallarının alt uçlarını beline sokmuş kasap çırakları alaylı haykırışlar ve alkışlarla caddeye çıktılar. Her sokak arasından fırlayan üç beş çocuk telaşla ve coşku ile korteje katıldı. Zurnanın çatlak nağmesi ve davulun vuruşu yeniden başladı.
En önde bu bir saatlik tanıtım için kiralanmış, davul zurna ve çığırtkan  ardında çiçekli basmadan bol şalvarı, gömleği ve aynı kumaştan koni şeklindeki uzun külâhı, boyalı yüzü ile elindeki tefi  şıkırdatarak  yarı dans eder yürüyen İbiş ve beş on adım gerisinde kırmızı satenden bol kollu gömleği, aynı kumaştan paçaları  üç metre uzunluğundaki pantolonu ve görünmeyen ayakları ile bu uzun boya göre küçük adımlarla yürüyen Boncuk. Ardı sıra her sokak başında biraz daha kalabalıklaşan, kimi yalınayak, kimi giyimli, bazılarının bir askısı kopmuş ardından sürünen her yaştan ve her sınıftan çocuk güruhu... Ve eğitilmişler gibi bir ağızdan, uyum içeresinde tekrarladıkları nakarat.
“Çalkala Boncuk çalkala...”
Nasıl olduğu bir muammadır; İbiş’in tefle çalıp söylediği bu nakarat ilk kez geldiği bir yer de bile eksiksiz bilinir ve çocuk ordusunun dilinde ardından da günlerce söylenirdi.  Eskiden beri vardı da Boncuk mu benimsemişti, yoksa Boncuk dile getirmiş halk mı yaymıştı bilinmez? Ama onunla özdeşleşmiş kendine has melodisi olmuştu.
“Hey dingala dingala,
Kömürü de koydum mangala,
Ayşe de Fatma dostum var,
Çalkala Boncuk çalkala.
Babamdan çok mal kaldı
Onu da kadınlar aldı,
Kadınların derdinden
Cepte de mangır kalmadı.
Çalkala Boncuk çalkala...”
Asıl adını kimse bilmezdi. Cambaz bir baba tiyatrocu bir anneden doğmuş, bebekliği çocukluğu, gençliği hep panayırlar, bayram yerleri, köyler kasabalar dolaşarak geçmiş, soğuk çadırlar, bitli hanlar, bayırları inleyerek çıkan, sık sık arızalanan kiralık kamyonlar, devamlı taşınan kalın direkler, halatlar arasındaki küçük dünyasının dışında bir tek askerliğinde farklı insanlar ve başka mekânları tanımıştı.  Babası felç olup Trakya’nın bir köyünde yatalak yaşama mahkûm olunca gene eski bir cambaz olan Mestan amca ile işi yüklenmişler, kaderin onlara yeryüzünde reva gördüğü Sırat ’ta rızk peşinde yürür olmuşlardı. O ipe çıkmış, babasının ortağı Mestan amca da İbişliği üslenmişti. Basit şaklabanlıklarla halkı direk etrafında toplar, gösteri bitiminde tepsi dolaştırarak seyircilerin attığı üç beş kuruşla hem kendilerinin hem yatalak babasının geçimini sağlarlardı. Genelde bu bahşişler dönemin en küçük metallerinden oluşurdu. Öyle ki pek işe yaramayan küçük paralar için;
“Bu parayla adama cambaza bile baktırmazlar.” Değimi yerleşmişti. Ama “damlaya damlaya göl olur.” Misali; toplu eğlence ve temaşa imkânlarından yoksun “Yurdumun İnsanı”na sunulan bu gösterilerle bu günlere kadar doymuşlardı.
Bugün destek bastonlarını almamıştı. Böylesi tehlikeli oluyordu ama hem daha fazla kalabalık toplamasına sebep oluyor hem de kendisi mazoşist bir zevk alıyordu bundan. Bastığı ufacık destek tahtalarının üstünden bacaklarına bez kuşaklarla dolanmış üç metre yüksekliğindeki tahta çıtaların üzerinde yürürken zemindeki parke veya Arnavut kaldırımı döşemeler büyük tehlike oluştururdu. En ufak çarpık basma, kayma, tökezlenme düşme demekti. Ardından gelecek kırık çıkıkların önemi yoktu. Nasılsa Mıstık Amca kuru üzümle dövülmüş hava cıva yakısı, rendelenmiş sabun yumurta akı alçısı ya da sıcak kuyruk kapağı kompresi ile tamir ederdi onu ama seyircinin önünde prestij kaybı ölümden beterdi. Ayaklar, beyin ve denge merkezleri şaşmaz bir uyum ve dikkat içinde olmalı idiler. İp üzerinde de böyle idi bu. Atılacak her adım, ayaklar altındaki halatın gerginliği, ortalara geldikçe artan esneme mesafesi, ipin rezonansı, direklerin sallantıları, belin ve omuzların ileri geri eğimleri, eldeki denge çubuğunun sağ sol yatımları ve gözler. Tabanlar halat ile konuşmalı idiler, ne ezecekmiş gibi sert ne kaçacakmış gibi yumuşak temas. İpin dilini algılayabilmek için ya yalınayak ya da çok incecik tabanlı yumuşak ayakkabılar giyer cambazlar. Sırığa ya da ipe çıktıklarında nabız yükselir, adrenalin artar, korku, heyecan ve zevk karışımı bir sarhoşluk ve tatmin hali başlar.
Arkasından yükselen çocuk haykırışları onda başka bir tatmin duygusu daha yaratıyordu. Belki de hiç okul görmediğinden olacak okul önlerinden geçerken gıpta ve biraz da hasetle ile dinlediği çocuk çığlıklarıyla hesaplaşma süreçleriydi bu anlar. O çocuklarını okula gönderecekti. Tabii önce bir kasabaya yerleşecek, ya bir aşçı dükkânı açacaktı ya da bisiklet kiraya verecek, çocuklar doluşacaktı dükkânının önüne, Velespitçi Boncuk’u bütün kasaba tanıyacaktı.  Helâlinden bir karı bulacaktı, kesinlikle gezginci panayır esnafından olmayan, sonra çocukları olacaktı. Yaşı otuzları geçmişti. Cambazlığın sonu ya kötürüm olmaktı ya unutulmak ya da İbişlik.
Bir ömür boyu yollar ve zorluklar. Hem nakil masrafını paylaşmak hem de seyirciye farklı şeyler sunmak için ya bir kasnakçı, ya çadır kumpanyası, ya da farklı organlarla doğmuş hilkat garibesi hayvanlar hatta kiralanmış sakat çocuklarla birlikte dolaşılırdı. Bir şehir veya kasabaya gelince ilk iş, direk dikecek meydan bulmak, sahibiyle kirada anlaşmak. Direkler için toprak hem sert olmalı idi hem de taşsız. Alan kalabalığı toplayacak kadar büyük olmalı ama kaçakları kontrol dışı bırakacak kadar değil. Etrafta beleş seyirci barındıracak binalar ve ağaçlar bulunmamalı. Emniyetten, belediyeden izin almak hepsinden zoru. Oysa panayır kurulan kasabaların belediyeleri hiç zorluk çıkarmadığı gibi yer kirası almaz hatta devlet radyosundan, bütün yurda, günlerce ilanda bulunur.
“Biga belediyesinden bildirilmiştir. Geleneksel canlı hayvan ve eşya panayırı 10-20 Eylül tarihleri arasında kurulacaktır. Sayın halkımıza ilân olunur.” Bu yüzden gezici kumpanyalar panayırları severler.
Bu son kasaba ile turne bitiyordu. Peş peşe panayırlar, aralarındaki boşluklarda bir günlük iki günlük kasaba, köy gösterileri, gün aşırı kazılan çukurlar, dikilen, sökülen, taşınan ağır direkler, yolculuklar, rahatsız yataklar, yetersiz beslenmeden yorgun düşmüştü.   Bereketli bir yıl olmuştu ama bıkkındı. Sırtı evdeki yün yatağını özlemişti.
Boncuk küçük çadırın aralık kapısından dışarıyı gözlüyordu. İbiş direklerden yere çakılı kazıklara uzanan meyilli ipe tırmanmaya çalışıyor, beceremeyip düşme taklidi yapıyor, aslında ipte yürümekten daha fazla beceri isteyen bu gösterisi kahkahalara sebep oluyordu. Elinde tef bir yandan dans ediyor bir yandan söylüyordu;
“Kabağı da boynuma takarım aman,
Sağıma da soluma bakarım,
Aldırmayın genç kızlar,
Sizlere madik atarım.
Kabak da pişmiş tuz ister,
Ana benim canım kız ister,
Kız olmazsa dul olsun,
İlle şeftalisi bal olsun.”
Yeterli kalabalık toplanmış hatta huzursuz kıpırdanmalar başlamıştı. Biraz daha uzatsalar İbişin bütün gayret ve şaklabanlığına rağmen çözülmeler başlayabilir, ayrılan bir kaç kişi aniden artabilirdi. Beyaz atlet ve dar cambaz donlu kıyafetini, bir karış enindeki siyah lastik kemeri beline yerleştirerek tamamladı. Çadırın önünde ellerini beline dayayıp bir süre dikildi. Görünmesi ile alkışlar ve tezahürat başladı. Alımlı adımlarla yürüdü, halkı selâmladı, direkleri ve gergi iplerini son bir defa abartılı bir dikkatle denetledi. Ana direğe şahadet parmağının boğumu ile üç defa vurdu, sağ kulak memesini çekiştirdi. Hiçbir din terbiyesi almamıştı, kimden alsındı ki?  İtikadı ipe çıkarken direğe vurmak ve destursuz yere işememekten öte değildi. Çevik bir hareketle çelik gergi halatlarına tırmanarak ana ipe çıkıp sırtını ipin üzerinden yükselen bir metrelik kütüğe dayadı. Yanına dayalı dört metre boyundaki denge çubuğunu aldı. Tutulmaktan cilası silinmiş bölgesinden her iki eli ile avuçladı. Aşağıdaki kalabalığa “ip altından uzaklaşmalarını, zor durumda kalırsa denge değneğini atacağını, altında kalabileceklerini” ihtar etti. Bu gösteriye ilgi ve heyecan katmanın gereği idi. Hatta bazı kereler çubuğu bilerek atar, düşüyormuş gibi bir numara ile ipi yakalar, yeniden tırmanıp kollarını yana açarak çubuksuz yürürdü. Aslında çubuğa gereksinimi yoktu. Tabanı ortadan çukurlaştırılmış bir gaz tenekesine girip ip üzerinde sekerek yürürken, lastikleri sökülmüş bisikleti ile ip üzerinde pedal çevirirken değneğe gerek olmazdı. Ama denge çubuksuz cambaz da olmazdı.
Rahat adımlarla yürüyerek ortalara geldi, ipi kendi inisiyatifi ile zıplatarak denge ararmış gibi duraladı, ritmi yeniden yakalayıp karşı direğe kadar gitti, değneği tek eline alıp keskin bir dönüş yaptı, alkışları dinledi, yeniden yürüyüşe geçti. Bir iki adım atmıştı ki midesinde bir bulantı ve safra baskısı hissetti. Gözleri karardı, ayaklarında ani bir dermansızlık, titreme... Denge çubuğunu attı,  kolları ile ipe doğru uzandı, ip inanılmaz bir hızla bulutlara doğru yükseliyor, kulaklarındaki uğultu artıyor, ziller çalıyordu, okul çocukları neşeli çığlıklarla bahçeye koşuşuyorlardı. Yaklaştılar, yaklaştılar, ellerini uzatsa onlara dokunacaktı... Birden hepsi karanlıkta ve sessizlikte yok oldular, başındaki dayanılmaz acıyı, boynundaki kütürtüyü, gırtlağındaki buruk lezzeti aynı anda algıladı ve her şey bitti.
Kalabalık önceleri oyun sandığı bu gösteriden  hoşlanmış sonra donakalmıştı. İbiş elindeki tefi fırlatıp seğirtti, kırmızı allıklı yanakları, sırıtık makyajlı yüzü ile şakın bakışlı gözleri bir tezat oluşturuyor, süzülen yaşlar pembe damlalar halinde boynuna iniyordu. Savcı köye keşfe gitmiş, başında süngülü jandarmanın saatlerce beklediği, gazete kâğıtları ile örtülü ölü bedeni o gün en büyük ve fakat en verimsiz kalabalığı topladı. Cenazesini belediye kaldırdı. Bir kaç kişilik bir cemaatle garipler mezarlığına gömdüler. Geride mezar taşı bile kalmadı, ama kış gecelerinin kasvetli ve dumanlı köy kahvelerinde anlatılan menkıbesi ve ondan çok sonraları doğan çocukların bile dilindeki tekerlemesi;
Hey dingala, dingala.
Çalkala boncuk çalkala...                          


 Kasım 2001
                                                                                                         






* Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu Mayıs 2002 Öykü yarışmasına katıldı

19 Mart 2019 Salı

(Bir Eski Hikâye) LEMAN ABLA


(Bir Eski Hikâye) LEMAN ABLA

İnegöl; doğup büyüdüğüm bu kasabaya tam otuz yıldır uğramamıştım. Ta ki, bir iş teması için geç vakit gelip, otele yerleşene değin. Yorgun, yatağa atmıştım kendimi.
Çocukluğumun geçtiği mahallede yürüyorum. Bursa Otobüsü yanık benzin kokusu bırakarak geçip gitmiş. Rüzgârın önüne katıp getirdiği farklı yönlerden farklı kokular; kuru ot kokusu, yonca, çiçek kokuları, hayvan kokuları, kereste fabrikasından hızar cızırtıları eşliğinde taze talaş kokusu. Hele o güzelim pişmiş ekmek kokusu…
İşine tarlasına gidenler çoktan boşaltmış caddeyi. Sabah erken sürüye giden sığırların henüz kurumamış atıkların kokusu geliyor burnuma. Tekerlek sesleri yankılanıyor uzaklardan. Onları göremesem de biliyorum. Her zaman hayranlıkla seyrettiğim, büyüyünce o arabaları yapan ustalardan olmayı hayal ettiğim; Bursa’dan yola çıkmış Anadolu’ya sevk edilen Bursa yapımı rengârenk boyalı Tatar arabaları.  Dört beş tanesi arka arkaya bağlanmış, kuvvetli bir çift atın çektiği, o güzelim konvoylar…  Pırıl pırıl metal tekerlek kovanlarından tatlı tınılar, koşumlardan ince çan sesleri kulaklarımda…
Ortası daha yüksek, bombeli, parke taşı döşeli,  her iki yanda bordür süz, Arnavut kaldırımı trotuarlarla bir su oluğu oluşmuş. Annemden azar işitmeyi umursamadan giriyorum o dereciğin içine, ıslanıyor ayakkabılarım. Kenarında oluşmuş yosun tabakalarına tepicikler atıyorum. Kopan yosun parçaları suyun akıntısına kapılıp nazlı nazlı gidiyorlar bir süre.
Kaldırımlara yol boyunca fidanlar dikilmiş, ince, tahta çıtadan çapraz çakılı üçgen prizmalarla korumaya alınmışlar. İri kaplama taşlarının ev kapılarına gelen kısımları sabah erkenden hamarat ev hanımlarınca yıkanmış, süpürge darbeleri ile araları oyulmuş, hala daha nemliler.
Su basmanına kadar toprak boyayla bordür çekilmiş, kimi beyaz kimi çivit badanalı, pek çoğu iki katlı ahşap evler… Boyasız hane kapıları, tahta eşikleri, pencere pervazları Arap sabunu ve bulaşık telleriyle ovularak tüylendirilmiş, sarartılmışlar. Alt kat pencerelerde itina ile kapatılmış, uçları dilimli, işli, beyaz patiska perdeler. Üst katlarda havalandırılmak için açılmış camlara bahçelerden uzanmış meyveli ağaç dalları, boru çiçekli sarmaşıklar. Evler arasında uzanan üstleri bir sıra yerli kiremit dizili, alçak bahçe duvarları. Duvar boyu yükseklikte, bazen daha da yüksek, üstleri sundurmalı, sarı, pirinç halkalı bahçe kapıları. Kapı tokmaklarını çalıp kaçmak geliyor içimden, ama yapmıyorum; korkuyorum bilmediğim birilerinden.   Çoğunun kasalarında, kapı kanatlarında buraya girip çıkan at arabalarının dingil uçlarıyla oluşmuş derin çizikler var. Duvar köşeleri, sürtünerek kaşınan mandaların vereceği zarara karşı, dikenli tellerle tuzaklaştırılmış. Bazı bahçeler yağmurun, güneşin, yılların etkileriyle kararmış, yamulmuş tarabalarla sınırlanmış. Artlarında yüksek direkler üstüne kondurulmuş mısır ambarları.
Akarsuyu olmayan evlerin kızları mahalle çeşmesinden su taşıma işini bitirmişler, avlularda toplanmış çeyizlerini işlemekte, hanımlar evler arası komşu gezmelerinde olmalı. Bu saatlerde terk edilmişlik duyguları uyandıran, durgun sessizliği tek bozan bahçelerden yükselen horoz sesleri, gugukçuk, karatavuk ötüşleri, sabah yeli ile hışırdayan kavak yaprakları.
Her iki yanında tavanları daha yüksek, damları Marsilya kiremidi döşeli, üst katları çıkmalı, büyük giyotin pencereleri, çift kanatlı hane kapıları yağlı boyalı evler. Köşede önünde küçük bahçesi ile İsmet Paşa İlkokulu.
Öğretmenim Asiye Hanım siyah önlüğü ile bahçede, el sallıyor. Çevresine toplanmış okul çocukları da katılıyor ona şen cıvıltılarla…
Sağda tek katlı küçük evlerin sıralandığı, bahçe duvarlarına tütün askılarının dayandığı Arnavut kaldırımı dar sokaktan Kavaklar’a yöneliyorum. Buraya yalnız gelmeme izin yok ama umursamıyorum.  Burası da sessiz, kimseler yok. Ama birden bir rüzgâr çıkıyor, hışırdıyor kavaklar, yaprakları düşüyor art arda, ayaklarımı örtüyorlar, birikmiş yaprakları tekme darbeleri ile savurarak yürüyorum.
Aniden sesler yankılanıyor kulaklarımda güneş yok oluyor dalların arasından. Akşam karanlığı çöküyor. Kadınlar hızla iş bohçalarını, poğaça sepetlerini topluyorlar. Oyundan kopamayan çocuklarını çekiştirme telaşındalar. Örgülü saçlı genç kızların yangın alayı bozuluveriyor, acele sarıyorlar atladıkları kalın ipi. Sadece ikili üçlü gruplarla turlayan delikanlılar kalıyor çevrede. Korku ve endişeyle ürperiyorum, eve geç kalacağım, gene kızacak annem.  Koşmak istiyorum, koşamıyorum, boğazımda bir düğüm. Koşuyor ama yol alamıyorum, bir güç çekiyor sanki arkamdan yakalamış.
Zorlukla ana caddeye çıkıyorum,  orası aydınlık ve ferah, rahatlıyorum. İşte karşıda Kaymak’ın Kahvesi, geçince her iki yol sivri bir üçgenle çakışıyor burada ve genişliyor. Kaldırımda kiralık bisikletlerin sıralandığı küçük dükkânında bir ayağı sakat velespitçi amca, el sallıyorum.
Yanında anneannemin evi; kapıyı çalmama gerek kalmadan açılıyor ardına kadar. Evin avlusuna açılan alçak bir tahta kapıdan arka bahçeye geçiyorum, kasılarak gezinen horozlar, aceleci tavuklar dolanıyor. Duvar dibinde terk edilip paslanmış bir biçerbağlardan bir tavuğun feryadı yükseliyor. Demir tekerlerin altındaki samanları karıştırıyorum, gizli folluktaki sıcak, taze yumurtayı alıyorum oradan
En çok bu evdeki kış gecelerini severim. Ürkütücü sessizlikte sadece zaman zaman sokaktaki boza ya da portakal satıcılarının haykırışları, bekçi düdükleri yankılanır. Ve uzaklardan birbirilerine cevap veren köpek havlamaları...
Sabah incecik bir cızırtıyla açarım gözlerimi. Erkenden yakılmış odun sobasının üzerine konulmuş güğümden kızgın saca kayan damlalar incelip kalınlaşan ses dalgalarıyla öter bir süre. Çatırdayarak yanan çıralı odunlar, arada bir devrilirken çıkardıkları tok sesler eşlik eder bu musikiye. Yeni bir damlanın düşmesini bekler, bu arada soba kapağının küçük penceresinden yalazaları izlerim keyifle. Hiç kimse “artık kalk” demez. Ta ki mangala çıkarılmış közde maşa üzerinde kızartılmış ekmek kokusu gelene değin. Ardından bir şişe takılarak soba kapağından içeri uzatılan sucuğun kokusu yayılır tüm odaya. O zaman arzusuyla yorgan keyfini bitirir, ağzım sulanarak fırlarım, doğru kahvaltı masasına…
Sessizlik ve hüzün kış gündüzleri de hâkim olur kasabaya. Tarlalar karla kaplanır, kadınlar evlere, erkekler kasvetli kahvelere kapanırlar. Bastıkça gıcırdayan karlarda yürüyenler azalır, sürüler damlarından çıkamaz, kuru ile beslenirler. Nadiren geçen arabaya koşulu mandaların salyaları incecik süngülerle donar, uzarlar. Saçaklarını buz sarkıtlarının süslediği evlerin yola çıkarılmış soba bacalarından odun dumanı kokuları yayılır etrafa...
Şu karşıdaki Osmanların evi, köşesinde araba dingilleri çarpmasın diye dikilmiş bir silindirik taş var, üzerine oturuyorum. Altımdan serinliğini duyuyorum. Ama ayaklarım yere basıyor şimdi, yukarılarda sallanıp kalmıyor. Bir sarı kedi geçiyor önümden, kuşkulu gözlerle bakıyor bana. Bense hemen tanıyorum onu. Her yaz başı ısrarla minik yavrularını benim yatağıma taşıyan kedi bu. Kalkıp ardı sıra yürüyorum, meydanın bitişiğindeki bizim evimiz, yanındaki de Leman Abla’nın.
Leman Abla cumbada, dirseklerini aralıklı tahtalarına dayamış sarı saçları omuzlarında. Dalgın bakışlarını ufuklara dikmiş gene öylece durgun, hüzünlü. Her zaman hüzünlüdür zaten. Yıllar evvel Çanakkale Boğazında, sabaha karşı, bir yabancı şileple çarpışıp batan Dumlupınar Denizaltısındaki şehit kocasını düşünür. Gemiden su yüzüne çıkan haberleşme şamandırasının bağlantısı kopmadan son sözleri “vatan sağ olsun” olmuş. Göreve gidecekleri sabah kızı boynuna sarılıp “ baba ne olur gitme” demiş de Recep Başçavuş “gitmem gerek kızım, ben bir askerim vazife kutsaldır” demiş ve öpüp ayrılmış. Leman Ablayla öpüşememişler bile. Gidiş o gidiş. 

Bahçemizdeki yüksek armut ağacına çıktığım zamanlar Leman Ablayı bitişik bahçelerinde çamaşır asarken görürüm. Dilinde ince yanık sesi ile hep aynı şarkı; “gitti de gelmeyiverdi ahh gözlerim yollarda kaldı.”  Denizaltı batınca bir süre sonra içerde oksijen bitermiş, nefes alamayan denizciler çok büyük acılar çekerek, çırpınarak ölürlermiş. İşte o zaman en büyük rütbeli sırayla bütün arkadaşlarını vurur sonra kendi beynine çekermiş tetiği. Öyle anlatır babam. Gözlerimde o sahne, Leman Abla söyler ben ağlarım armut ağacının tepesinde, boğazımda buruk bir tat. 
Ayaklarımı sürükleyerek yaklaşıyorum, “Leman Abla,” diye sesleniyorum, coşkulu bir sesle, “ben geldim, Recep.” Sevgiyle bakıyor, mavi gözleri sevinçle ışıldıyor, yatık ikindi güneşinin ışıklarıyla. “Recep!” diyor. “Kurabiyen hazır”. Cumbanın demirleri arasından bir defter yaprağına sarılmış kurabiyemi uzatıyor. Elleri permanant kokuyor, kâğıda da sinmiş bu koku. Leman Abla kuaför, bütün gün evinin altındaki odada perma yapar. Kadınlar saçları kıvrım kıvrım çıkarlar oradan. Bir süre permanant kokusu bırakırlar arkaları sıra. İştahla ısırıyorum Un Kurabiyesini.   Mis gibi tereyağı kokuyor. Birkaç gün önce yapılmış olmalı. Yağını dışarı vurmuş, üzerindeki unlar hamurlaşmış. Dişlerimin arasına sıvaşıyor yağlı hamur.  Damağımda tereyağı, burnumda permanant kokusu…
Silkinerek uyanıyorum. Etraf karanlık sadece aralık perdeden bir sokak lambasının huzmesi vuruyor gözlerime. Uzun süre nerede olduğumu kestiremiyorum. Ayaklarımı aşağı sallıyorum karyoladan, yere değiyorlar. Sanki Osman’ların köşe taşında oturuyorum, ama taşın sertliği ve serinliği yok.
Evet, rüya gördüm, mahallemi, çocukluğumu. Kalkıp yüzümü yıkıyorum ama çözemediğim bir şey var; damağımda tereyağı lezzeti ve odada keskin bir permanant kokusu…
Ertesi gün işimi hızla bitirip eski mahalleme yöneliyorum. Her şey otuz yıl evvel bıraktığım gibi. Parke taşı döşeli yollar. Sanki bütün boyutlar küçülmüş; evlerin cepheleri eskimiş, solmuşlar. Ovularak sarartılmış hane kapıları şimdi koyu saman rengine dönüşmüş, yer yer çatlaklar oluşmuş üstlerinde, kapı eşikleri çöküntüye uğramışlar.  Şu bahçe duvarı daha yüksek olmalıydı. Yerde bulduğumuz ekmek parçalarını öpüp başımıza koyarak sıkıştırdığımız oyukları büyümüş, genişlemişler… Ekmek nimettir yerde bırakılmaz, bir de kâğıt parçaları; kutsaldır, üzerine Kuran yazılıyor.
Karşıda Osmanların evi, köşesinde yarı silindirik taş. Yok, her şey eskisi gibi değil, taşın boyu daha kısa, sanki yol yükselmiş.
Bir garip sessizlik var sokakta. Mahallenin tüm çocukları yok olmuş. Ne ip atlayan kızlar var ne kapı diplerine gruplaşmış kıkırdayan ablaları.   
Önümden bir sarı kedi geçiyor, kuşkulu gözlerle bakıyor bana, bu kediyi tanıyorum. Her zaman bir sarı kedi vardır bu eski mahallelerde. Horoz sesleri yansıyor uzaklardan.
Çocukluğum, dün geceki rüyam ve şu an aynı boyutta birleşmişler. Sanki aynı tiyatro dekorunda ısrarla aynı oyun icra edilircesine… Aynı mekânda birisi düşler âleminden üç ayrı zaman... Ama mizansen bire bir,   çakışırcasına aynı… Tek uyumsuzluk bende, bir türlü algılamıyorum hangi zaman diliminde olduğumu. Hangi detay otuz yıl evvelinde, hangisi rüyamın, hangisi tükettiğim zamanın?
Köşe taşına ilişiyorum. O kadar alçak ki;  ancak çömelerek oturabiliyorum, gözlerimi ovuşturuyorum bir süre. Bu şifreyi çözecek bir tılsım bekliyorum, ya da bir uyarı beni gerçekler dünyasına geri getirecek.
Kalkıp eski evimize doğru yürüyorum. Leman Abla cumbanın tahtasına dirseklerini dayamış, uzun sarı saçları omuzlarında. Hayret,       bunca yıla karşın hiç yaşlanmamış, aynı çocukluğumdaki gibi. Aynı rüyamdaki gibi.  Şaşkınlık ve heyecanla ona yöneliyorum. Cumba şimdi benim boyumda.
“Leman Abla!” diyorum, sesim titreyerek. Mavi gözleri bana yönleniyor. İkindinin yatık ışıkları ile parlamıyor gözleri, bir hüzün perdesinin ardındalar.
“Leman Abla, ben geldim, Recep” diyorum bir daha, kuvvetli ve umutla. Uzun süre öyle ruhsuz bakıyor, neden sonra tek düze bir sesle yanıtlıyor
“Ben Deniz’im.”
“…..”
“Annem öldü.”
“…..”
 “Dün toprağa verdik onu.”
“…..”
“Seksen yaşındaydı.”





                                                                              CEMİL  BUBİK                                                  ...