12 Eylül 2018 Çarşamba

SAĞLIK VE BURSA*I


SAĞLIK VE BURSA*I



(Birinci Bölüm)
Uykusuz geceler uzundur, hastalıklı geceler daha da uzun, hastanedeki geceler ise en uzundur.
“Şeb-i Yelda’yı müneccimle muvakkit ne bilir, Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat.” (En uzun gecenin hangisi olduğunu takvim yapanlar ve yıldız ilmi ile uğraşanlar ne bilsin! Aşk yüzünden gam müptelası olmuşa sorun ki; geceler kaç saattir?) Diyor Fuzuli.
Geçen ay bir rahatsızlık nedeni ile yoğun bakım ünitesinde geçirdiğim ilk gece en uzun geceydi, yetmiş beş yıllık yaşamımda.  Ta ki hemen karşıdaki camiden sabah ezanları yükselene değin. Okunan sabah ezanı yeni bir günün müjdesidir, özellikle hastalar için.  Biraz sonra ortalık aydınlanacak, hastane koridorlarında hareket ve sesler, sabah ölçümleri, ardından doktorların vizit’i başlayacak. Sabah iğneleri yapılacak, ağrılar sancıların teskini bir yana yeni bir yaşam umudu yerleşecektir.
İmparatorluk döneminde Cerrahpaşa Semtindeki bir caminin müezzini namaz vaktinden çok evvel sabah ezanını okuduğu için semt sakinlerince Şeyh-ül İslâm makamına şikâyet edilir. Huzura celp edilen müezzine bu hatasının sebebi sorulur. Verdiği cevap ilginçtir “Bu bir hata değil efendim, tarafımdan bilerek yapılmaktadır. Malûmunuz civarımız Cerrahpaşa, Haseki, Guraba Hastaneleri ile yoğundur. Yatmakta olan yüzlerce hasta büyük bir umutla sabahın gelişini beklemektedir, sabah ezanı ile onlara biraz sonra yeni bir günün yaşam müjdesini vermek istediğimdendir.”
Kolumda serum bağlantısı, göğsümde elektrotlar, hayat destek ünitelerinin bip- bip senfonisi, arada inleyen, yardım isteyen, daha iyi olduklarından olsa gevezelik eden yatak komşuları. Artık başlarında o karizmatik ama kullanışsız kepleri taşımayan tertemiz, şık üniformaları içinde gencecik, güzel hemşire. Yeni ihdas edildikleri için sıfatları bulunmayan ve yanlış olarak “hemşir” diye anılan erkek sağlık görevlisi,  hastabakıcı hanımlar…  Malûm;  hemşire Farsça kız kardeş, bacı demektir ve dişilik ifade eden bir kelimedir ki; bazı batı dillerinde de aynı anlamla hastaya bakım ve tedavide doktora yardımcı olan mesleğin sahibi kadın personel için kullanır.   Ülkemizde kadın erkek ayrımının hâkim olduğu bir dönemde,   Balkan Harbi yıllarında gönüllü olarak bu mesleğe atılan hanımlara “kız kardeş” denilerek mesleğin kutsiyeti ifade edilmek istemiş ve bu güne kadar da kullanıla gelmiştir.
İşte bu ortamda çocukluk yıllarımın hastalarını ve sağlık koşullarını düşündüm sabaha kadar. Çocukluğum bir Orta Anadolu kentinde geçti; 1950 yılının evvelinde ve sonrasında.  Kent içinde ulaşım aracı faytonlardı. Mahalleye bir faytonun gelişi bir animasyondu ve bir olayı çağrıştırırdı.  Özellikle geceleri, ya komşulardan birisine şehir dışından bir yolcu gelmiştir, çünkü bütün yolcu trenleri gece yarısından sonra gelirdi kente ya da bir eve doktor veya ebe getirilmiştir.
 Eğer hasta doktora gidemeyecek durumda ise ancak o zaman doktor eve getirilirdi. Bu olay bütün komşuları ilgilendirirdi. Zira mahalle demek neşe ve kederin paylaşıldığı, sadece yakın komşular değil tüm mahallenin birbirini tanığı, tasasıyla, özellikle hastalık ve doğumu ile yakından ilgilenmek görevi ile yükümlü olduğu anlayış ve terbiyenin etken olduğu bir sosyal toplumdu.  Mahallede çocuk beklemekte olan hanımlar, hatta muhtemel doğum günü zaten bilinmekte olduğundan ertesi sabah müjdeli haberi beklemek ve yardıma koşmak dürtüsüyle şartlanmıştı hanımlar. Gece doğum sancıları başlarsa, ilk iş mahalle bekçisi bulunurdu. Bu hiç zor bir iş değildi, nasılsa bekçi veya devriye polisi kısa aralıklarla ve düdük çalarak geçecekti kapı önünden. Zaten mahalle sakinleri gibi, mahallenin bir parçası olan bekçiler de bilirdi muhtemel doğum tarihini.  Ebeler gece vakti ancak mahalle bekçisinin refakati ile gelirlerdi. Ebe Hanımları kötü niyetleri için istismar edecek tipler o zaman da vardılar.
Gece gelen bir faytonun hastayı alarak gitmesi ise onun hastaneye yatırılacağı gerçeğinin işaretiydi. Zira hastaneye yatmak ciddi bir olaydı ve ölümcül hastalığın bildirgesiydi. “İstanbul’a götürmüşler” söylemi ise daha da vahimi.
Hele bir ambulansın (cankurtaran) gelişi çok ciddiydi.    O yılların Anadolu illeri ve büyük ilçelerinde belediyelerin itfaiye garajında bir ambulans da bulunurdu.  Hastaneler ise az sayıda yatağa sahip, hemen iki üç doktorun görev yaptığı, olanakları kısıtlı tesisler. Bulunduğum ilde pek az yerleşimlerin sahip olduğu büyücek bir hastane vardı;  Doktor kadrosundan sadece iki kişiyi anımsıyorum.  Dâhiliye Mütehassısı  (iç hastalıkları uzmanı) Avni Bey, Hariciye Mütehassısı Cerrah Safa Bey ve tabii yardımcısı “Pansumancı Şükrü”.
Şükrü Efendi hastanenin her şeyiydi. Pansuman yapar, dikiş atar, basit müdahalelerde bulunur,  ameliyatlarda Safa Beyi asiste ederdi.  Safa Bey’in zaman zaman ona “bıçak verdiği” söylemlerini duyardık.  Mesleki bir eğitimi olup olmadığını bilmiyorum ama askerde sıhhiye çavuşu olduğunu bilirdik. Zaten o yıllar sıhhiye askerliği en büyük personel kaynağıydı sağlık kurumlarının.  Bir diğer kişi de “Sarı Hasan”. Çok küçük yaşta geçirdiğim bisiklet kazasından sonra karnımdan tetanos serumunu yapan kişiyi nasıl unuturdum. Günlerce yürüyememiştim.  Muhtemelen bir iki doktor daha olmuş olmalı ama meşhur ve popüler olanlar Safa ve Avni Beylerdi.
1953 yılında yeni yapılmış olan 150 yataklı hastaneye beden eğitimi dersinden rapor almak için girdiğim Heyeti Sıhhiye (sağlık kurulu) odasında ise 5-6 doktorun oturduğunu hatırlıyorum. Doğal olarak doktor ve personel sayısı artmıştı.
Cerrahlara uzun süre evvel Operatör denilmeye başlanmış olsa da halk söyleminde “cerrah” geçerliliğini koruyordu.  Bu operatör kelimesinin bir öyküsü vardır.
Cerrah kelimesi dilimize Arapça “cerh” = yaralama kökünden girmiş. İrin karşılığı olan cerahat, yarayı yaran, kesen, ameliyat eden tabiplere “cerrah” denilmesi de hep aynı köke dayanıyor. Diş çeken, hacamat vuran, yaralara müdahale eden halk doktorlarına cerrah denildiği gibi, tıp tahsili görüp ameliyatları yapan doktorlara da cerrah denilmiş çok uzun yıllar. Tahsilli, gerçek cerrahlar nedense bu birlikte söylenişten hiç rahatsız olmamışlar.  Ta ki, 1889 yılına değin.
Askeri Tıbbiyeyi bitirip ihtisas için Fransa’ya gönderilen ve üç yıllık öğrenimini tamamlayan Cemil Bey dönüşünde Serasker Kapısı’na  (Harbiye Bakanlığı)  gider. Sıhhiye Reisi Paşa, kendisini Haydarpaşa Askeri Hastanesi’ne Ser Cerrah (Baş Cerrah) olarak atadığını söyler. Cemil Bey, paşa babasının da arkadaşı olan Sağlık Dairesi Başkanına;
“Paşa hazretleri, cerrah tahsilli olmayan, alaylı hekimlere, köylerde sülük çekenlere de deniliyor. İzninizle cerrah demeyelim. Beni Fransızca karşılığı “Chirugien” sıfatı ile atayınız.”  Ricasında bulunur. Paşa, bu kelimenin çok zor telaffuz edildiğini, yanlış anlamalara yol açacağını savunur. Sonunda yine Fransızca operasyon yapan, ameliyat eden karşılığı olan Operatör sözcüğünü bulurlar. Cemil Beyin “Ser Operatör” sıfatı ile tayin kararı yazılır, ertesi gün işe başlaması emredilir.
O sıralarda bir iş takibi için Serasker Kapısında bulunan hastane Kapı Çuhadar’ı acele Baş Tabip Mehmet Paşa’ya koşar. Ertesi sabah hastaneye Operatör adlı bir Fransız paşasının teftişe geleceği haberini getirir. Bütün gece hastane temizlenir, bahçeler yıkanır, dış kapıdan itibaren yol halıları serilir, askeri bando ve merasim kıtası kapı dışında yerini alır.
Beklenen yabancı paşa ve yanındakiler bir türlü gelmezler. Hazırlıkları gözden geçirip odasına dönen Mehmet Paşa’ya kendisini bir yüzbaşının beklediğini söylerler. Kabul eder, elindeki zarfı açar. İçinde “Kolağası Cemil Efendi’nin Ser Operatör sıfatıyla tayin olunduğuna” dair yazı vardır.
Böylece bu terim literatürümüze girmiş olur. İhtisas dalının isim babası Cemil Bey (Cemil Topuzlu Paşa);  Paşalığa kadar yükselir, yıllarca Tıp Fakültesinde hocalık yapar, Dekan olur,  birçok yeni ameliyat tekniklerini geliştirir, iki defa İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı) görevini üslenir. Belediye teşkilatını ve zabıtasını modern yapıya kavuşturur, Gülhane Parkı ve çok sayıda bulvar onun eseridir. Damat Ferit Paşa Kabinesinde Nafıa Nazırlığı yapar. Bugün İstanbul’da Harbiye Açık Hava Tiyatrosu, bir cadde ve civarı onun adını taşımaktadır.
Günümüzde özel makinelerini kullanarak birçok işleri yapan kimselere, telefon, telsiz santralını kullananlara, birçok konunun teknisyenine de operatör denmesinden Doktor Operatörler hiç rahatsız olmamakta.
Ya doktor sıfatı;  Bir fakülte ya da yüksekokulu bitirdikten sonra belli bir bilim dalında en yükseköğrenim aşamasına vardığını, geçirdiği özel sınavla ve doktora tezi ile ispat edenlere verilen san olduğu halde doktor denilince sadece tıp doktoru anlaşılmaktadır.
Eskiden Tabip veya Hekim kullanılırdı. Bugün bu sıfat sadece “Baş Hekim” ve yardımcılarında kaldı. Nedense tüm branştakiler doktor ama niçin başlarındaki “Baş Doktor” değil de hekimdir?
O yıların operatörleri beyinden varise kadar bütün iç ve dış organlara müdahale ederlerdi.  İhtisasta henüz yan branşlar yeni yeni ayrılıyordu. Galiba önce bevliyeciler ayrı bir uzmanlık dalı oluşturmuştu.  Daha sonra dâhiliye’ciler göğüs hastalıkları, kardiyoloji, gastroenteroloji gibi dallara ayrıldılar.  Bu arada söylemdeki ihtisas dallarının alışageldiğimiz Osmanlıca terimleri de yerlerini Latince ya da Öz Türkçeye terk etti.  “Emrazı enfiyye ezniyye  hançere–i uzviye (KBB)  mütehassısı” çoktan silinmişti levhalardan ama asabiye, bevliye, nisaiye, intaniye, cildiye, tenasül hastalıkları ve benzerleri halâ yaşamakta söylemlerimizde…
Bir de halk söylemlerinde “mutatabbip”(sahte, yalancı hekim) vardır. Aslında hekim olmadıkları halde bu konuda bilgiç geçinen kimseler için kullanılır.
Büyük iller dışında belki her yerleşimde hastane yoktu ama Cumhuriyet Türkiye’sinin en ölümcül üç hastalığı; Frengi, Trahom ve özellikle Sıtma ile mücadele etmekte olan Sıtma Savaş Teşkilatının en küçük birimlerde bile tesisleri, personeli ve doktoru vardı.  Her ilde valinin otomobili yoktu ama Sıtma Savaş’ın arabası mutlak vardı.
Hastane hekimleri dışında birkaç doktor daha olurdu yerleşimlerde.  Bunlar genelde o ilde bulunan büyük devlet kuruluşlarının ve fabrikaların kadrosunda bulunurdu. Bir de yaşlanıp, emekli olmuş memleketine yerleşmiş eski doktorlar.  Tabii askeri bir birlik varsa “askeriye doktorları”. Bunlar en makbul olan ve güvenilenlerdi. O kadar ki asker olmayanlar bile muayenehanelerine yedek subaylıkta çekilmiş bir resmini çerçeveletip asarlardı.   İster asker kökenli olsun, ister olmasın bir doktorun makbul olması için reçeteye mutlaka iğne (hepsinin genel adı Morfin) yazıyor olması da tercih sebepleri içindeydi.
Çok güvenilmedikleri halde iyi iş yapan doktorlar da olurdu zaman zaman. Bir Dr. Turgut hatırlıyorum. Bir radyografi cihazı getirmişti muayenehanesine; ayakta, endam aynası gibi battal bir cihaz. Hastalarını “aynaya” sokarak tedavi ediyordu! “ Üç kere ( beş kere…) aynaya koydu hiç bir şeyim kalmadı”  Bir başka özelliği de ağrı kesici ilaçları hastanın şikâyetçi olduğu bölgeye enjekte etmesiydi.
Bu küçük yerleşimlerde yoksul hastalarından para almayan, hatta reçete üzerine ilaç parasını da koyan, köyden getirilen tavuk, yumurta vs ile gönlü alınan doktorları da hatırlıyorum.  Çok yıl evvel okuduğum ve yazarını hatırlayamadığım “Bir beyaz gömleklinin hatıraları” isimli kitapta çok çeşit örnekleri vardı bu davranışların.
Kırsalda diş çeken berberlerin mevcudiyetlerini korumasına ve diş protezi atölyelerinin diş doktorluğu hizmeti veriyor olmasına karşın diş hekimleri memnundu işlerinden.  Özellikle Anadolu illerinde, kasabalarda diş doktorlarının asıl kazancını altın kaplama diş sağlardı. Dişi altınla kaplatmak bir sağlık gereği değil zenginlik göstergesiydi. Özellikle hanımlardan tüm dişlerini altınla kaplatanları hatırlıyorum. Yıllar içinde hiç değişmeden bir dişin altınla kaplanması bedeli her zaman bir Cumhuriyet Altını karşılığıydı. Erkelerde de köpek dişlerinden birisini kaplatmak moda olmuştu bir zamanlar. Altın kaplamaya gücü yetmeyenler kron kaplama ile yetinmek zorundaydı.
Ülkede illerin ve ilçelerin çoğunda devamlı elektrik yoktu. Lokomobillerin sağladığı elektrik sadece akşam ezanından gece yarısına kadar verilirdi. Bir de Haber Bülteni (ajans) için öğlen saatlerinde bir saat süreyle. Bu sebeple elektrikli alet ve makine yok gibiydi.  Diş hekimleri bir ayağının altındaki pedala basılarak dönüş sağlayan basit bir aparat kullanırdı. Günümüzün aeratorları gibi su ve hava üfürmediğinden frezeler öyle ısıtırdı ki dişi, ağrı bir yana keskin bir kemik yanığı kokusu yayılırdı.


*BURSA SAĞLIK TARİHİ  OPR. DR. CEYHUN İRGİL
Bursa Büyük Şehir Belediyesi yayınları 2017







5 Eylül 2018 Çarşamba

SOKAK SESLERİ *



SOKAK SESLERİ *


“Nasıl kıydın Mefaret Hanım  kendi kendini,
Çifte doktor doğradı o beyaz tenini.”
Önce yanık erkek sesi sıcak öğlen güneşinin kavurduğu Arnavut Kaldırımı sokaklarda, çivit badanalı duvarlarda, üstü kiremit dizili bahçe duvarlarından uzanmış Dut, Hanımeli, Asma yapraklarında yansıdı.  Ardından giyotin pencerelerin yukarı sürülürken kuru tahtalarda çıkardıkları cızırtı,  açılan bahçe kapılarının parmak basmalı mandal şıkırtıları ve kadın sesleri geldi peş peşe.  1954 yılının yaz aylarıydı. Mahalleye Destancı gelmişti.
“Bodrum Hâkimi Mefharet Hanım'ın intiharı”, “Tatar güzeli Sulhiye ve Şehremini cinayeti”, “Salacak canavarı, Sevim'i ve iki yavrusunu nasıl katletti”    Ülkede ses getiren bir cinayet, aile faciası, çok ölümlü bir kaza, Jandarmayla çarpışıp öldürülen kaçak mahkumlar benzeri sansasyonel bir olay olmasın; bunun hikayesi halk şairleri tarafından asgari yüz mısralık bir şiir haline getirilir, olayı resmeden renkli bir kapakla kitaplaştırılır ve illeri, ilçeleri, köyleri dolaşan sokak satıcıları eliyle bütün yurda dağıtımı yapılırdı.  
Yalnız destancılar mıydı çocukluğumun sokaklarının sesleri? Şarkı Sözleri, Maniler, Rüya Tabirleri satıcıları genelde güzel sesleri ile ellerindeki baskıların içeriğini yüksek sesle okuyarak dolaşırlardı. Satın alanlar sanırlardı ki, elde kitabı olunca genelde Allah vergisi ses ve kulağa sahip bu Çingene kökenli satıcı kadar güzel söyleyebilecekler. Tıpkı sokak satıcısından satın aldıkları mukavvadan yapılmış kemanı onun gibi çalabileceklerini sanarak…
Bir atın iki yanına astıkları tahta raflarda kitap satanlar vardı. Yasin, Namaz Sureleri, dua kitapları yanında Şahmeran, Battalgazi, İslâm’ın Kılıcı hikâyelerinden Pardayanlar serisine, Peride Celal, Muazzez Tahsin’in son kitabına, Pekhosbill, Ateş, Doğan Kardeş, Mani di Fata Nakış dergilerinin eski sayılarına kadar geniş bir yelpazeyle hizmet sunarlardı.
İlde motorlu araç neredeyse parmakla sayılacak kadar azdı. Bunlar da ara sokaklara çok seyrek olarak girerdi. Yaprak hışırtıları, kuş, horoz ötüşü, su şırıltısı dışında, sokağın sesi çocuk çığlıkları, pencereden pencereye veya kapı aralarından uzanan hanım sohbetleri ve sokak satıcılarının nakaratları olurdu.  Bu nakaratlar farklı etnik köklerin, yöresel şivelerin, gırtlak oyunlarının etkisiyle o kadar renkli, o kadar ritimli bazen de o kadar anlaşılmazdı ki… Ama bir o kadar da ahenkli ve unutulmaz.
Sokak satıcıları her gün belirli saatte, haftanın, ayın belirli günlerinde, mevsimsel periyotlarla veya düzensiz zaman aralıklı, bazen de tek seferlik idiler.
Yoğurtçu saat düzenine en sadık olandır. Ensesine gelen orta kısmı küçük bir yastıkla takviye edilmiş iki, iki buçuk metre boyundaki kalınca bir sopayı taşır omuzlarında. Bu sopanın iki ucundaki üçlü urgan düzeyine oturtulmuş tahta tepsilerde 60 santim çapındaki galvaniz yoğurt tavaları her iki tarafa dengeli olarak dağıtılmışlardır. Yıllar boyu kilolarca yoğurt tavasını taşıyan bu sırık her iki uca doğru esneyip bel vermiş olurdu. Tabii aynı yükü taşıyan yoğurtçunun sırtı da bel vermiş olurdu. Bir elinde Pazar terazisi diğer elinde bazen küçük bir çan.   Dilinde özgün haykırışı, “Yogirtciiii…”  Bu çağrı o kadar özgündür ki; aşina olmayanlar bazen ne dendiğini bile anlayamazlar. Günlük abone kapılarında, çağrılan kapı önünde veya sokağın belirli bir noktasında durur. Bir omuz hareketiyle düzeneğini yere indirir. En üst tavayı kapatan kontrplak kapağı kaldırır. Tavanın alt bir tarafını küçük tahta takozu ile biraz eğdirerek yoğurt suyunun tek yönde toplanmasını sağlar. Evlerden uzatılan kâsenin seyyar el terazisinde darasını alır, elindeki kepçeyle birkaç seferde yanlamasına kestiği yoğurdu, kaymak üstte kalacak şekilde, kâsenize bir sanat düzeyinde kaydırır. El terazisi çok hassas bir tartı sağlamaz. Aldığınız bir kilo yoğurt bazı gün daha az, bazı gün daha çoktur ama bu hiç kimse için olay değildir.
Atlı manavın saat düzeni de şaşmaz.  Atın iki yanına asılmış küfeler muhtelif sepetler, eyer üzerine konulmuş bir iki sandık içindeki sebze ve meyveler yine seyyar terazi ile tartılarak servis edilirdi. Mevsiminde, çilek ve dut tartılmazlar, eyere asılmış çengellerdeki küçük sepetleri ile satılırlardı. 
Yoğurtçunun omuz düzeneğini dondurmacı da kullanırdı.  Sırığın bir yanında gaz tenekesi boyutlarında camlı bir dolap. Raflarına renk renk sivri, yuvarlak dondurma külahları, kâğıt helvalar sıralanmış. Diğer yanda etrafı havlular veya kumaş ile sarılmış tahta fıçı içeresinde tuz ile sıkıştırılmış kar korumasında, derin, silindirik dondurma kabı, üzeri önce çiçekli bir porselen tabak sonra da havlu örtülü olarak yolculuk eder. Dondurma fıçısı ile külah dolabının ağırlığı hiç bir zaman eşit değildir. Zaten dondurma satılıp azaldıkça, fıçıdaki erimiş buzun suyu alttaki delikten zaman zaman tahliye edildikçe denge noktası değişime uğrar. Bu sebeple dondurmacı sırığı omzunda sağa sola kaydırarak dengeyi sağlardı. Dondurmacılar kış ayları aynı düzenekle, bir yanında yuvarlak döküm mangalı üzerinde salep güğümü diğer yanda bardakların dizildiği tepsi veya raftaki fincanları ile salep satarlardı. Fincan yıkamak için teneke ibrik eldedir. Geceleri tek güğümle boza sattıkları da olurdu.
Sokak içine çok nadir olarak üç bisiklet tekerlekli, üzeri tenteli dondurma arabaları da gelirdi. Ardında her yaştan çocuk ordusu ve parasız çocukları "şeytan külahına" konmuş ufacık bir parça dondurma ile gönülleyen peştamallı, babacan dondurmacı.  Bu dondurmacılarda külahtan başka metalden kadeh biçimi dondurma kapları da dizili olurdu. Tekerlek yanında küçük musluklu, asma su deposu. Beyaz peştamallı ustaya genelde aynı kıyafete bürünmüş küçük çırağı veya kendi oğlu eşlik ederdi. Yokuş mahallelerde bu arabayı itme şerefine talip gönüllü çocuklar her zaman vardı; bir parça dondurma ile ödüllendirilmeyi uman… Ama bunlar genelde çarşı, cadde ve otobüs garajları dondurmacılarıdır.
Macuncular bağırmazlar, saz heyetiyle dolaşırlardı. Bir keman, bir darbuka bazen klarnet ve başında kalaylı metalden sekizgen bir tepsi. Merkezi 10 santim çapında yuvarlak etrafı üçgenimsi altı veya sekiz parçaya bölünmüş. Her bölümde farklı renk ve lezzette şeker macunu; naneli, bergamotlu, karanfilli. susamlı, fındıklı çövenli… Elinde taşıdığı üç bacaklı, yüksek sehpayı yere koyar, macun tepsisini üzerine oturtur. Sehpanın bir ayağına asılı torbadan on santim boyunda bir dut çubuğu alır diğer elindeki tornavida yardımıyla kopardığı macunu bu çubuğu döndürerek sarar ve uzatır. Çubuğun üzerinde birkaç renkten oluşmuş bu kombinezon biraz sonra küçük dudaklarca yalanarak bambaşka şekillere dönüşecektir. Bu sırada saz heyeti(!) konserine devam etmektedir.
Sucuların (Saka) da saatleri değişmez. Ya bir eşek veya atın sırtına veya küçük bir at veya eşek arabasına yükledikleri galvaniz su damacanaları ile evlere,  Bursa’da Devrengeç Suyu dağıtırlardı. Sucunun kendini ilânına gerek yoktur, o bağırmaz. Zira su ihtiyacı olan evin alt kat penceresine, sokak kapısının kulpuna veya belirlenmiş bir yerine sabahtan asılmış beyaz bir bez su ihtiyacının bildirisidir. Sucu hiç çekinmeden,  esasen geceleri hariç hiç bir zaman kilitli olmayan bahçe veya bodrum kapısını açar, girer.  Evin en serin yerleri; alt mutfak, bodrum girişi gibi yerlerde duran su küpünü doldurur, çıkar gider. Parasını haftalık veya aylık olarak tahsil edecektir.
Şehirler küçüktü, mahalle daha küçük, sokak ondan da küçük. Devamlı satıcılar sakinleri tanırdı, sakinler satıcıları. Arada bir kardeşlik samimiyeti ve hukuku gelişmişti. Bir “Kör Ömer” anımsıyorum. Doğuştan âmâ olmasına karşın bütün mahalleyi, dudaklarında kendi bestesi monoton ağıt gibi bir melodiyle,  hiç karıştırmadan kapı kapı dolaşır, dilenirdi. Herkesi ismiyle tanırdı sesinden. Hanımlarca kapı aralarından karnı doyurulurdu. Hatta vebali söyleyenlerin boynuna, bazı dul hanımlarca başka türlü de sevindirilirmiş!
Ev hanımlarının hatta çocukların veresiye alışverişleri olurdu. Zaten para her alışverişte söz konusu değildi. Ev hanımlarında her zaman para bulunmazdı ama eskiciye verilebilecek eski giyim eşyası her zaman vardır. Bunlar peşin para karşılığı sırtında torbası ile dolaşan Eskiciye satılırdı.  Veya el arabası ile dolaşıp eski karşılığı bardak,  porselen tabak, emaye kap satanlarla trampa edilirdi. Bu satıcılar daha sonraki yıllarda da bir süre melamin tabak ve teflon tava ile devam ettiler bu trampa ticarete. Daha değersiz giyim eskilerinin alıcısı “Mandalcıydı”.  Sırtında eski torbası elinde mukavvalara dizili tahta çamaşır mandalları dilinde bet sesiyle, değişmeyen sloganı “Hem çamaşıra hem kaynanaların dilini tutmaya.”
Trampayı bizler de yapardık. Bira ve meşrubat şişeleri depozitliydi ama gene de içki, ilaç, vs şişeleri birikirdi evlerde. Bunlarla eşekli satıcılardan keçiboynuzu, iğde, leblebi tozu (kavut) trampa ederdik. Hatta küçük cam kırıkları karşılığında bile. Bu alışverişlerde kazandığımız pazarlık yeteneği tüm yaşantımızda etken olmuştur. Örneğin Mudanya vapurunda çok önemliydi pazarlık. Mudanya vapuru haftanın iki günü Armutlu’ya uğrar ve iskelesi olmadığı için demirleyen gemiye yanaşan mavna ile alır verirdi yolcularını. İşte bu esnada geminin diğer çıkış kapısına onlarca sandal yaklaşır, küçük hasır tabaklar içinde taze balık pazarlarlardı. Barbunyalar, tekirler… Başlangıçta fiyatlar yüksektir ama gemi demir almaya başlayınca iyice düşerdi. Zira satılamayan bu balıklar doğru düzgün kara ulaşımı da olmadığı için elde kalmaya mahkûmdu.
Biz çocukların bir başka beklentisi Poğaçacı, Kaymaklı Kurabiyeci, Horoz şekerci, Elma şekerci idi. Ve tabii ki  “Oyuncakçı Dede.” O zamanki ölçülerimize göre bu yaşlı adam kendi imalatı, ipinden çekilerek yürütülen kavak tahtası arabalar, kız çocukları için torna işi çok renkli beşikler veya yürürken kanatlarını çırpan kelebek veya başını sağa sola çeviren oyuncak ördek satardı. Plastik ve plastik oyuncaklar henüz girmemişti yaşantımıza.
Bir Fahrettin vardı. Otistik görünüşlü bir gençti ama galvaniz telden kıvırarak yaptığı otomobil, otobüs, kamyonlar prototip model olabilecek kadar mükemmel birer sanat eseriydiler.
Mevsimsel satıcılar yaz günleri eşek veya arabalarla dolaşan kavun karpuz satıcılarıdır. Yazın sonu ve sonbaharda ise eşek sırtında kozalak, çıra, at sırtı veya arabalarla odun pazarlayan dağ köylüleridir. Bir at veya eşek sırtındaki odun miktarına “bir yük” denilir ve pazarlık bunun üzerinden yapılırdı. Çok tabiidir ki bu satıcıların ardında “Odun Yarıcılar” dolaşırdı. Omuzlarında baltası, koltuk altlarında katlanmış küçük sehpası ve testereleri ile. Bu sezonun bir başka tipi “Baca Temizleyicisi" idi.
Zamanı belirsiz satıcılar ve zanaatkârlar çok çeşitliydi. Şehirlerin, kasabaların mahalleleri olurdu ve çarşıları. Güzelim ahşap evler, bol ağaçlıklı bahçeler yıkılıp apartman bloklarına, zemin katları dükkâna dönüşmeden evvelki zamanlardı. Mahallelerde bakkal, berber ve ayakkabı tamircisi dışında dükkân olmazdı. Öyle olunca da uzak çarşılara gitmek yerine esnaf sokağınıza gelirdi. Çerçi, Kalaycı, Tesisatçı, Muslukçu, Lehimci, Olukçu, Çeyizci, Bohçacı Somyacı, Hallaç, vs.
Hallaç’ın en önemli aparatı kemane denilen iki metrelik esneyebilir bir ağaç dalına kurutulmuş, bükülü bağırsak(sırım) gerili ok yayı gibi nesnedir. Bunu bir değnek yardımı ile çağrıldığı evin avlusu veya kapı sahanlığında duvara asar. Burası sokağın düz zeminli bir kuytu köşesi de olabilir. Yere yayılmış yaygı üzerine bağdaş kurar, oturur.  Hallaç elindeki ucu çentikli tahta tokmakla bağırsağa vurur. Bağırsak titreşirken yere serilmiş yatak ve yastıklardan boşaltılmış yün veya pamuk kütlesine yönlendirir onu. Titreşen yay temasta olduğu pamuk kitlesini liflendirir, kabartır. Hallaç yayı kaldırır, atılmış pamukları diğer yana iter, bu işlemi defalarca yapar. Tokmağın havadaki yayda yarattığı ihtizaz ile pamuğa teması esnasındaki sesler çok farklı bir tınıyla tan-tıs, tan-tıs ritmini seslendirirler, bir müzik gibi…
Ya Somyacı? Ülke Taş Devri, Tunç Devri gibi Seki, Minder, Somya, Çekyat, Yatar Kanepe devirlerini yaşadı. Somya; karkası dört köşesi pahlı bükülerek sac borudan oluşmuş dikdörtgene her iki ucundan beş santimlik helezon yayla bağlanmış sandık çemberlerinin döşenmesinden oluşurdu. Gündüz seki ve divanların yerini dolduran geceleri karyola görevi yapan bu düzenek çok rahatsız bir oturma sağlardı.  80-90 santim genişlik duvara dizilen yastıklara rağmen rahat bir dayanak sağlayamaz, devamlı oturma yüzünden bazı bölümdeki yaylar esner, uzar, yerlerinden çıkıp düşer. Oturma ve yatış daha rahatsız, folluk gibi bir pozisyona girerdi. Bu süreklilikle her gün daha da bozulurdu yaylar ve çemberler. İşte seyyar somyacı elindeki teneke makası, delik zımbası gibi basit aletler ve çantasındaki yedek yaylarla somyanızı yeniden oturulabilir ve yatılabilir konfora dönüştüren önemli bir elemandı!
İllerin özelliklerine göre sokakların renk ve sesleri de değişirdi. Örneğin aynı 1950’li yıllarda İzmir sokaklarında bir keman veya klarnet bir darbuka ve bir oyuncudan olan üçlüyü anımsıyorum. “Arap havası var, Kürt havası var, Laz oyunu, balkan oyunu…”  Sokakları bu çağrı ile dolaşan üçlü vereceğiniz bahşiş karşılığı dilediğiniz yörenin müzik ve oyununu sunardı sizlere. Ve de Kuş Azatçısı; El arabasına yüklediği büyük tel kafesin içindeki onlarca Saka kuşundan bir tanesini ödediğiniz bir ücret karşılığı biraz okşadıktan sonra havaya salardınız. “Azat mezat Ahîrette beni gözet” temennisiyle. Müşterileri genelde hanımlar, özellikle kısmet bekleyenler olurdu. Mutlu kanat çırpınışlarıyla uçan kuş sanırım evdeki büyük kafese geri dönerdi.
Ben Bursa sokaklarını anlattım ama o yıllar ülkenin bütün kentleri hatta kasabaları ortak özellikleri taşırdı.  Bilemiyorum? Önce sokaklar mı yok oldular, sokak satıcıları mı? Meslek dalları işlevlerini, mallarına ihtiyaçları kaybettiler. Ulaşım ve iletişim araçları gelişti yaygınlaştı, “tüfek icat oldu, mertlik bozuldu.”
Çocukluğumun sesleri ve sahipleri zaman denilen o acımasız katmanlarda birer birer, yitip gittiler. Sütçü motorize oldu.  Bir tek Simitçi kaldı, başında tepsisiyle...Mahalle sokaklarında değil ama otobüs garajlarında yanık sesiyle okuduğu manileri beraberinde “Keskin Nane” satan, beyaz önlüklü Nane Şekerci bir süre daha dayandı.

Bir de Şip-şak Fotoğrafçılar. Onlar, on beş- yirmi yıl evveline kadar dayandılar. Bursa’da Mekânları Adliye binası ile Defterdarlık arasındaki park ve Belediye ek binasının aralığıydı. Önceleri kalabalık idiler. Hepsi de birbirine benzer aksesuarları, duvara asılmış, çok kere müşterek kullanılan, siyah perdeleri ile. Hepsi de birbirine benzer kişilikleriyle.
Yıllar yılları kovaladı, fotoğrafhaneler arttı, hızlandı, askerler, çocuklar bile elde fotoğraf makinesi ile gezer oldular, poloroit makineler çıktı, işler azaldı azaldı... Şimdi cep telefonları resim çekilebiliyor.
Makineleri eskidi, yıprandı, dökülen cilaları yerine kahverengi yağlı boya ile kapatılır oldu ayıpları. Kırılan bakalit objektif kapağının yerini alüminyum ilaç kutusu aldı.  Çatlayan sehpa bacakları teneke yamalarla sarmalandı. Siyah perdeler soldu, yenilenmez oldular. Onlarla beraber fotoğrafçılar da yaşlandı, eskidi. Hiç çözülmemiş kravat düğümleri, formu bozulmuş fötr şapkalarının kenarları yağ bağladı. Kalın çerçeveli, siyah gözlük sapları da tamirli oldular.  Sonra bir gün; “devlet etti fermanı”; “vesikalık resimler renkli olacak” dendi. Bu mesleğin defteri dürüldü. Direnmeye çalışan son birkaçı da makinelerinin titreyen bacaklarını yüklediler bükülmüş omuzlarına, titreyen bacaklarla yitip gittiler.
Birkaç makine hurdacılar marifeti ile sağlığında onun objektifi ile hiç göz göze gelmemiş varlıklı koleksiyoncuların salonlarında bir köşe edindiler kendilerine.
Ya fotoğrafçılar? Sesleri zaten yoktu ki…


*Bursa’nın Sokak Sesleri,
Olay Gazetesi Bursa’da Yaşam Ekim 2011’ekinden


25 Ağustos 2018 Cumartesi

KAPALI ÇARŞI YANGINI*


 KAPALI ÇARŞI YANGINI*

24 Ağustos 1958- 24 Ağustos 2019 Tam altmış bir yıl olmuş…

Kentlerin caddeleri olur ve Çarşısı.  Caddeler zaman içinde mimarileri, yerleşim şekilleri, trafik düzeni, yaşayanları ile devamlı değişime uğrar, parlarlar, sönerler... Çarşılar ise; yüzyılların kültür birikimini, örflerini, tarzlarını bağnaz bir sadakatle koruyan, tarihin kalıtlarını kendine has sesler ve kokularla yoğurup, sergileyen, ait olduğu kentin kişiliğini yansıtan canlı kesimler olurlar.
Caddelerin gece gündüz durmaksızın sürebilen hareketliliğine karşı, çarşılar hep “Yeni gün - yeni rızk” felsefesindeki sakinleri gibi sabahın erken saatlerinde uyanıp akşamla kabuklarına çekilen, uykuya dalan tutarlı, mazbut mekânlardır.Yurdumuzda çarşılar eski şehirlerin genellikle merkezinde kurulmuş ve iskân mahallerinden soyutlanmış üniteleridir. Evler altında dükkân anlayışı sadece kendi yakın çevresine acil gıda maddeleri satan ya da basit tamir hizmetleri veren nadir iş yerleri ile sınırlıdır. Yeni tarz yapılaşmada bina altlarının iş yerleri olarak plânlanması ile kentlerin her yeri alışveriş mekânları olmuş ama Çarşı olamamışlardır.
Bursa’da Çarşı; tarihi kişiliği ile orantılı olarak ve çarşı hüviyetine sahip manada, ilk yerleşim merkezinin bitişiğindeki Tahtakele’den başlayıp Demirciler ve Sobacılar ile Gökdere’ye kadar uzanan bir akstır. Ama Çarşı denince, akla Ulucami kuzeyinden başlayıp dallanmış uzantıları ile Kayhan’a (Kayagân) kadar uzanan, içinde sayısız hanları barındıran ve Uzunçarşı diye anılan geniş alan gelirse de;  çarşı sözcüğü doğu batı yününde hafif kıvrımlarla uzanan arterin özellikle batı yöresindeki Kapalı (Örtülüçarşı) kısmı çağrıştırır.
Ben bu çarşıya 1956 yılında geldim. Ta Orhan Gazi’den başlayan taş kemerli yapılar ve sonradan sokak üzerleri ahşap çatı yapımı ile örtülü hale gelmiş; sadece Bursa’ya değil tüm ülkeye hitap eden bir alışveriş merkeziydi.
1958 yazında çarşıda ciddi bir onarıma girişilmişti. Tavan kaplamaları yenilendi, seyyar iskeleler kuruldu, bütün çarşı yağlı boya ile beyaza boyanınca hayret edilecek derecede aydınlandı. Ama boyacılar daha paralarının tamamını bile almamışlardı. 24 Ağustos, kavurucu, sıcak bir pazar günü, saat 14.15’te çarşının yandığı haberi geldi. 20 dakika sonra ulaştığımda örtülü kısım tamamen yanmış, Ulucami, Koza Han ve Açıkçarşı alevlerin tehdidi altında. Ulucami meydanında karmakarışık itfaiye hortumları, çaresiz itfaiye erleri, uzaklardan taşınılıp yığılmış ticari mallar, emniyeti sağlamakta yetersiz kalan az sayıdaki polis ve bekçinin gayretleri, şaşkın veya dövünen insanlar... Üst kapısı henüz açık olan Koza Han’a girdim. Alevlerin sirayetini önlemek için iyi bir isabetle kapatılmış ağır ön kapının iç yüzündeki kalas kaplamalar tamamen yanmış, akkor hale gelmiş dövme demir kapı yarı şeffaf, arkasındaki yalazalar seçilebiliyor.
Yangın, çalışmakta olan bir ciltçinin devrilen gaz ocağı yüzünden sahaflardan başlamış; Sentetik tutkallar olmadığından ciltçiler ve marangozların iç içe, özel iki kap içerisinde benmari yöntemiyle boncuk, jelâtin tutkal kullandıklarını hatırlatmamam, bilmem gerekli mi?
Yanıcı kâğıt malzeme, aktar dükkânlarındaki benzol neft, türevleri, yoğunluktaki tekstil ürünleri, alevleri bir hortum gibi çekerek hızla öbür başa taşıyan, yeni boyanmış ahşap, kemer çatı ve çok sıcak, kuru hava sayesinde birden genişlemiş. Çarşıbaşı’ndaki Aktar Kemâl Beyin deposundaki yağlı boya kutuları ısının etkisi ile patlayarak alev şarapnelleri halinde uzak mesafelere dağılmış, yangını çeşitli odaklara yaymışlar.
Belediye itfaiyesi dışında,  Merinos Fabrikası, Hava alanı, civar kaza ve komşu il itfaiyeleri, Çanakkale ve Gölcük’ten donanma araçları, İstanbul’dan özel bir arabalı vapurla sevk edilen Tevfik Himalâya komutasında gelen yardım, İstihkâm ve Hava Taburunun birlikleri hızla genişleyen alanı kontrolde aciz kaldılar. Bütün güçler yangının Açıkçarşı ve Ulucami’ye atlamasını önlemeye yönlendirildi; ancak gece yarısından sonra İstihkâm birliklerinin kullandıkları tahrip kalıpları, geniş caddeler ve yangın duvarlı betonarme yapıların etkisi ile kontrol altına alınabildi. Uludağ’a kül yağmış, İstanbul’dan Kartal, Yakacık sırtlarından alevler gözlenebilmiş.
Koza Han, Fidan Han, Ticaret Odası, Cumhuriyet Caddesi, Pirinç Hanı, İtfaiye binası, (günümüzde Zafer Plaza) Atatürk Caddesi, Ulucami’nin sınırladığı çemberin içindeki bütün dükkân ve hanlar, Atatürk Caddesi üzerindeki iki üç apartman müstesna, bir kısım ev tamamen yandı. Cumhuriyet Caddesi, Koza Han avlusu Ulucami meydanındaki çınar ağaçları, Ulucami minaresi içindeki ağaç direkler sıcaktan kavruldu.
Ertesi sabah girdiğim yangın alanında sadece horasan kemer ve tonozlar kalmıştı. Orhan Gazi’den bu yana gün ışığı görmemiş kuytular ve önlerinde ikişer metrelik ahşap çıkıntıların yanması ile genişleyen çarşı adamakıllı aydınlanmış, ürpertici bir sessizliğe bürünmüştü. Yerini güçlükle tayin edebildiğim dükkânımızın zemininde sıcak küllerin arasında sadece yanık bir makas bulabildim. Zarar çok büyüktü. İşyerlerinde sigorta alışkanlığı yoktu, olanlar çok düşüktü. Büyük çapul ve yağma olayları olmuştu. Kötü niyetli kimseler bir yere yığdıkları ganimet mallarını, sahipleriymişçesine temin ettikleri arabalara, muhafazaya görevli bekçi ve askerler marifeti ile yükletip yok olmuşlardı. Kuyumcuların muhkem kasaları içindeki elmas ve inciler kül olmuş, altınlar eriyip külçeleşmiş, kâğıt para tomarları dokunduğunuzda dağılıp toz olan desteler haline gelmişti. Üç bin civarında işyerinin sahip ve çalışanları, mekânsız, işsiz, gelirsiz kalmışlardı. Yangınla direkt ilgisi olmayan insanların dikilmek üzere terzilere verdikleri kumaşlar, İstanbul ve Bursa tüccarlarının alacakları, devletin vergi gelirleri, hocam Çamur Şevket Bey’in ciltlenmek üzere bıraktığı kitapları, ilin ticari potansiyelinin bir kısmı, kısa bir sürede yok olmuştu. Çarşı, pazar günleri açılmadığından can kaybı olmadı. Sadece tahrip kalıbı kullanan bir istihkâm astsubayı kaza ile bir kolunu kaybetti.
Hemen bürokrasinin gerekleri başladı. Teker teker Ticaret Mahkemesine müracaatla işyerimizin yandığına dair yangın mahallinde tespitler yaptırdık; mahkeme harcı ve bilirkişilere onar lira olarak takdir edilen ücreti ödeyerek. İtfaiye kumandanı rahmetli Ahmet Bey her tespitte değişmez bilirkişi idi. Her felâketin ardından olduğu gibi siyasiler geldiler, demeçler verildi, her yerden yardımlar aktı. Ve her olayda olduğu gibi bu yardımların nerelere harcanıldığı hiç bilinemedi. Sadece ilk iki hafta çalışanların yarım haftalıkları Kızılay tarafından ödendi. “Allah devlete millete zeval vermesin” bir yıla kalmadan belediye tarafından boş alanlara yaptırılan geçici dükkânlar kura ile tevzi edilip rayiç bedelleri ile yangın zedelere kiralandı.
Şehrin ticaret aktivitesi, Atatürk Caddesi, Açıkçarşı ve Ticaret Odası karşısında yarı yanıp acele onarılan sayılı yerlere kalmıştı. Çarşıya bakan üst kattaki bir iki yazıhane dışında hasar görmemiş olan Koza Han ve avlusu yangın zedelerin toplanma mahalli olmuştu. Gidebileceği işyeri kalmayan esnaf her sabah buraya gelir, borçlular ve alacaklılar birbirilerini burada bulur, söylentiler ve çözümler burada üretilir oldu. Dönemin iktidarı tarafından tüm alanın istimlak edileceği ve yeni yapılacak çarşının yandaşlara verileceği söylentileri büyük bir huzursuzluk ve endişe yaratmıştı. Bu böyle kışa kadar devam etti.  Derken 27 Mayıs 1960 ihtilali geldi ve bu söylenti geldiği gibi yok oldu. 
24 Ağustos 1959 günü saat 14.15’de bütün esnaf ve mülk sahipleri yangın alanında, dükkânlarının önünde dikilerek andık bu buruk acıyı…
Askeri birliklere temizletilen yangın sahasına beş yıla yayılan bir sürede, Belediye Mimarı Emin Canpolat Beyin denetimi, mal sahiplerince kurulan dernekler marifeti ve inşa bedeli kendilerince ödenerek, çarşı ve hanlar peyderpey yeniden yapıldı. Resmî şuyûlandırma yapılmayıp, arsa sahipleri aralarında anlaşarak ada parsel ve cadde tanzimlerinde biraz düzeltmeler sağlandı. Yanılmıyorsam sadece Bedesten ve Orhan Hamamı vakıflarca restore edildi ve ne gerek varsa, burada oluşan alan Aynalı Çarşı diye adlandırıldı.
Çarşı, yine Emin Beyin proje ve plânlamasıyla, eski kavisi düzeltilerek ve bir alt çarşı ilâvesiyle yapıldı. Üst çarşıda dükkânlar çift kat olarak yapılandı. Ana cadde modern yapı hatlarıyla, klâsik Türk mimarisinden farklı tarzda, ahşap kaplamalı demir konstrüksiyon bir çatı ile örtüldü. Arakiyeciler, Bedesten etrafı, İvaz Paşa, Gelincik, Sipahi çarşıları, Bakırcılar, Keresteciler, Köfüncüler, Çıra Pazarı, Ulu Cami Medresesi, Kapan Han civarı; dış yüzleri tuğla sıralı kefeki taş kaplamalı, Osmanlı-Selçuk kemerli, kirpi saçaklı, arkaları beton karkas olarak düzenlendi. Hanlar orijinal mimarisine uygun restore edildi
Ana cadde esnafı Ulucami Meydanı ve belediye önünde yapılan geçici dükkânlara dağılmıştı. Çarşının yapımı ile büyük bir kısmı eski yerlerine, eski iş kollarına döndüler. Aktarlar yoktu, sahaflar da…  Bir daha ele geçmez el yazması kitaplar ve özgün kokular da…
Ama mimarisinden üslubuna kadar her şey değişirken kendine has kişiliğini ve tarihi havasını korumuştu. Aktar Cavit’in Arakiyecilerbaşından yaydığı karabiber kokusu, aşina sesler ve renkler armoniyi tamamlamaya yetiyordu. Yangın büyük gücüne rağmen her şeyi yok edememişti. Bugün geriye dönüp bakıyorum; tam altmış yıl geçmiş. O gün doğanlar orta yaş sınırını zorluyor. O zaman ellili yaşlarını sürenlerden kimse kalmamış. Zaman, içine aldığı her şeyi eritebilen tek kimya olarak, acılar, kayıplar, zararlar, zorlukları unutturmuş.
1970’ li yıllarda kronikleşen enflasyon, altını ziynet eşyası olmaktan çıkarıp günlük yatırım enstrümanları arasına soktu. Altın lira ve kuyum ürünlerinin çok sık el değiştirmesi, iş sahibine hem alışta hem satışta para kazandıran farklı ticaret yapısı değişimi başlattı. Birikim sahibi güney-doğulu bu meslek erbabının anarşik nedenlere dayalı hızlı göçü, mekânlara ödenebilen yüksek bedel ve kiraların cazibesi, manifaturanın yok olma süreci ile birleşince ana caddedeki iş yerleri hızla kabuk değiştirdi. Döviz alım satımının serbest bırakılması ile döviz büfeleri de bu furyaya katıldılar.
Ve 1990’ların sonuna gelindiğinde ne tarih kaldı, ne arasta düzeni. Ne aşina müşteriler, ne eski komşuluklar, ne de geçmişe vefa... Açıkçarşı ve Okçular hâlâ sadakatle direnmeye çalışıyor. Evvelce avukat yazıhaneleri olan Koza Han üst katı, eski çeşitleri satmasa da ipekçiler çarşısı oldu. Bu dahi teselli verici.
Bakıyorum, yangın öncesinden çarşıda kalanlar hiç yok. Çok büyük bir kısmı rahmetli olmuş, başka iklimlerde veya artık çarşıya uğrayamayacak kadar yaşlı ve güçsüzler.  Çok az sayıda ikinci ve üçüncü kuşak yerini koruma mücadelesinde.
Çarşı şimdi eskisinden daha varlıklı ve daha hareketli. Ama varlık sararmış sayfalara yüklenmiş göz nuru kültür hazinelerinde, kozanın dört haftalık fedakâr ömründe değil; altının acımasız zenginliği dövizin ruhsuz dünyasında. Kapalıçarşı, çarşı olma kimliğini ve hasletlerini yitirmiş. Şerbetçiler ölmüş, ayran şişede, su böreğinin eski tadı yok...
“Leylâ gelin olmuş, Mecnun mezarda.”

·         Yangının ellinci yılında Bursa Olay Gazetesi Bursa’da yaşam ekinde kısmen yayımlanmıştır.  

17 Ağustos 2018 Cuma

BAYRAM


BAYRAM
       Bu yazımı daha evvel de yayımlamıştım. Ama önümüz gene bayram ve gözlemlerimde büyük  bir değişim yok. Okumamış dostlarım varsa hem onlara takdim hem de tüm dostların bayramını  kutlamaya vesile olsun istedim. 

 


Çocukluğumun bayramları yaz aylarına gelirdi. Artık bayramlar o bayramlar değil. Bir yaz, iki kışı daha idrak ettim. Bir dahaki yaza yetişmem zor, bir daha ki kış ise olası değil. Ama o günün bayramları da şimdiki bayramlar olmayacak bunu kesinlikle söyleyebilirim.
Önce ekmekler küçüldü”  Sonra, bazı değerler, bazı objeler birer birer yok oldular...
Bayramla özdeşleşmiş Bekçi yok oldu. Bahşişi, eti özenle ayrılan hepimizin tanıdığı ve mahallede herkesi tanıyan bekçi. Sırtı kalın abalı, saat başı ucu demirli asasını köşe başında yere vuran bekçi, Ahmet Rasim`in Şehir Mektuplarında kaldı.  Benim dediğim bekçi, Cumhuriyetten sonra çarşı ve mahallât bekçileri teşkilatı ismi ile yeniden yapılandırılan, özel tahsildarlarının yılda iki defa kapı kapı dolaşıp topladıkları muayyen paranın aralarında taksimi ve bahşiş himmeti ile kıt kanaat geçinen bekçiler. Uzun yıllar aynı mahallede görev yapıp, mahallenin bir bireyi gibi kabul edilen, sevilen, sayılan, kahve renkli üniformalı bekçiler... İmajı değişsin diye defalarca yenilenen polis üniformalarına karşı hep o BEKÇİ yazılı sarı tokalı palaskasını taşıyan.  27 Mayıs ihtilali ardından, gençlikle polisi barıştırmak için tertiplenen el ele mangalarında yer alamayan bekçiler... Onlara kimse küsmemişti ki... Akşam ezanı ile çıkıp gün ağarımına kadar sokak sokak dolaşan, dükkân kepenklerinin asma kilitlerini bir bir yoklayan, gece hastalananlara araba, doktor temin eden, acil doğumlar için gece yarısı celp edilen ebelere refakat eden aşinalar. Sık sık öttürdüğü düdüğü ile hırsıza uğursuza korku, bizlere güven aşılayan, namusu mücessem bekçiler... Polislerle buluşup, kontrol defterlerini imzalatmak için, Polislerin fırıldak, onların kesintisiz sedalı düdükleri ile bütün gece karşılıklı görüşerek uykusuz gecelerimi renklendiren, çocuk şarkılarına konu olmuş bekçiler. Yok oldular.
“Bekçi baba,
bekçi baba neredesin?
Bayram geldi, davula.
Bayram geldi, davula.
Din-den-don.
Din- den- don-  
Ardından postacılar gittiler. Önce sırtlarında taşıdıkları, kalın meşinden, pirinç PTT amblemli çantaları, bez torbalarla değişti. Sonra da ciddi görünüşlü, gri kıyafetleri, rahat ama kişiliksiz, bez giysilere dönüştüler. Onlar da uzun yıllar boyu aynı mahalleye servis yaparlardı. İsim isim, kapı kapı herkesi tanımanın dışında, mektubun kimden geldiğini, ne içerdiğini, nerede ise satır satır bilirlerdi. Ağır yükleri dışında, ihmalci oğulların, aksayan seyrüseferin sorumluluk ve suçluluğunu ezilen omuzlarında taşıdılar. Kendileri ile paylaşılan müjdelere, doğumlara, düğünlere sevindiler, acılara ölümlere, hasretlere, yokluklara ortak oldular. Karşılığında, kısıtlı maaşları dışında ufak bahşişler, ikram edilen tatlılar ve bayram sabahı hediye edilen çorap, mendil, gömlekle, kurban eti ile yetindiler.
Posta servisi şimdi de var. Hep olacak da, ama onlar artık sık sık değişen, tanımadığımız, ortak hiç bir yanımız olmayan, toplu sözleşmeli posta dağıtıcıları. Ve eskisi kadar tebrik kartı getirmiyorlar.  Bayramın ilk günü telefonlar kilitleniyor, E-mailler taşıyorlar bu yükü. 




Arap harfleri ile İd-i said-i adhâ,[1] İd-İ said-i fıtr[2] yazılı tebrik kartlarına yetişmedim. Çocukluğumun tebrik kartları, postane civarlarında günlerce önce kurulan portatif sergilerde sunulurdu.  Ya mahalli fotoğrafçıların negatifi üzerine el ile “Bayramınız mübarek olsun” yazarak çoğaltıp sattıkları cami veya meydan kartpostalları olurdu.  Ya da renkli basılmış, Avrupalı Aktris resimleri. Veya yaldızlı bir elips ile çerçevelenmiş biri birileri ile tokalaşan, biri narin kadın, diğeri erkek elleri, çiçek buketleri... Pek beğenilen bir kaç tanesi veya kıymet verilen bir kişiden gelenler, uzun süre konsol aynalarının çerçevesine sıkıştırılarak teşhir edilirdiler. Kendi boyu zarfları ile servis edilen, arkaları kişiye özel ve el yazılı kartvizitler kullanılırdı. Sahibinin kimlere postalandığından habersiz olduğu iki, üç, dört yapraklı, pahalı basılmış, abartılı boyutlu, içine sekreter mesaisi ile zımbalanmış kartvizitler marifeti ile yapılan kâğıt israfına alet olunmazdı.
Çöpçüler, özel şirketlerin her gün değişen elemanları. Yakında Romanyalı veya Moldovyalılar gelirse hiç şaşırmam. Bayram sahnesinin birinci gün perdesinden bir tek davulcu kaldı değişmeyen. Ondan da ben şikâyetçiyim. Ramazanda davul sesi folklor değil zulüm oldu artık.
Yalnızca gazeteciler cemiyetinin yayınladığı Bayram Gazetesine esir olduğumuz yıllar geride kaldı. İyi de oldu. İlk sayfasında elle çizilmiş bir koç resmi, gerisi iki bayat haber, sayfalar dolusu tebrik ilanları ve duble fiyat...
Ordu geleneklere her zaman sahiptir. Sanıyorum şimdi de bayramlardan önce Genelkurmay Başkanının kıtalara bayram mesajı geliyordur.
“Bütün subay, astsubay ve eratın bayramını kutlayan, yakın illerdeki erata 1/3 oranında bayram izni verilmesini, diğer 1/3 ün şehir iznine çıkarılmasını, garnizonlarda kalanlara, eğlenceler tertiplenmesini ve bayram süresince yemeklerin altı numaralı cetvelden çıkarılmasını” içeren emirnamesi.
Levazımın 6 numaralı cetveli, et yemeği ve hamur tatlılı zengin bir menüdür. Halk arasında ziyafetlerin ardından kullanılan “yemekler altıdandı” deyimi buradan gelir.
Kurbanlık koyunlar birkaç gün evvelinden satın alınırdı. Evlerin Bahçelerinde, odunluklarında, ahırlarında beslenir, evin kadınları özellikle yaşlı hanımları tarafından okşanırdı. “Sırat köprüsünde kendisini taşıyacak” bu hayvanlara biraz da buruk bir şefkat gösterilerek...
Nişanlı kızlara bayramdan evvel iri ve gösterişli bir koç gönderilirdi. Boynuzları yaldızlanır, sırtı boyalanır, alnına bir ayna bağlanır, kurdelelerle süslenirdi. Hayvanın iriliği, özellikle taşıyamayacağı kadar kuyruğu, kız evine gösterilen itibarın ve oğlan evinin zenginliğinin ölçüşü de sayılırdı.
Bazı yörelerde koyunların sırtına kına yakılır. Türk kültüründe Kına’nın ayrı bir yeri ve kutsiyeti vardır. Koyuna kına yakılır, Allah’a kurban. Askere kına yakılır, vatana kurban. Geline kına yakılır, kocaya kurban.  
Arife günü ikindi ezanı ile toplar atılmaya başlar ve bayram süresince her namaz vakti tekrarlanır, son gün ikindiye kadar ve bu namazlarda fazladan tekbir getirilir.
“Nice bayramların sabah erken,
Göğü top sesleri ile inlerken
Söylemiş saltanatlı tekbiri.”[3]
Bayram namazı cemaatinde mahalleden olmadıkları hemen anlaşılan kasaplar namazı kılıp farz olan hutbeyi bile beklemeden ayaklanırlardı. Duvar dibine bıraktıkları zembili kapar evvelden söz verilen eve koşarlardı. Bu bereketli günde olabildiğince fazla sayıda kesim yapıp nafakayı doğrultmak için.  Sabahtan tuz yalatılan hayvanlar ailenin en yaşlısından başlayarak sıra ile kesilir, en yakın komşudan başlanarak da et dağıtımı yapılırdı. Kurban sahipleri kendi hayvanı kesilip de böbreği ızgara yapılıp getirilene kadar başka bir şey yiyip içmez, oruçlu olurlardı. Kesim bitince artıklar derin bir çukura gömülür, kelleler daha sonra sıcak demirci dükkânına götürülüp kızgın körükte kılları yakılarak “kafaları ütülenmek” üzere mahalle kedilerinden muhafazaya alınırdı.
Devamlı empoze edilen, Siyonist ve Amerikan kökenli hediye teatisi günlerinin rekabetine rağmen, bayramlar Türk piyasa ekonomisinin starter’ı olma özelliğini koruyorlar. Ülkede bir yılda kesilen hayvan sayısının ¼ ünün kurban bayramına tesadüfü bile yeter. Baklava ve tatlı üretimi ev hanımlarından ve mahallenin bu gereksinimi karşılığı geçimini sağlayan yetenekli hanımlardan baklava siparişi alan, sanayileşmiş tatlıcı dükkânlarına ve süper market reyonlarına kaydı. Gelir seviyesi ortanın üzerindeki sınıflarda giyecek gereksinimleri büyük mağazaların tenzilatlı satışlar dönemlerine endekslendi. Ama büyük bir kitle özellikle çocuklarının kıyafet ihtiyacını hâlâ bayram öncesi sağlamaktadır. Çocuklara Bahriye kıyafeti alma devri çok gerilerde kaldı. Bilmem şimdilerde, arife gecesi sabah saatlerine kadar elle döndürülen Sınger makinesinin başında çocuklarına yeni bir şeyler yetiştiren analar var mı?
Sabah erkenden yeni kıyafetini giymiş çocuklar cami önlerinde toplanıp babalarının namazdan çıkışını bekleyecek. Sair vakitler tek saf toplayabilen camiler ve önündeki caddeler bayramdan bayrama ve farklı şekilde kılınan namazın acemi cemaati ile dolup taşacaklar. Mezarlıklar her yaştan insanın doldurduğu ziyaret mahalleri olacaklar. Kısık sesle kıraat edilen Kur’an ayetleri birbirlerine karışacaklar. Belki hâlâ bir yerlerde muhtarlık önlerinde gün boyu davullar dövülecek, halaylar çekilecek. Ama semtin sempatik Tip’i Fahrettin yorgun düşene kadar oynayamayacak. Oda yaşlandı gayrı... Otobüsler, trenler, özel arabalar kalabalıkları ilden ile köyden köye, semtten semte taşıyacaklar. Artık kumbarası olmayan çocuklar bayram harçlıklarını dövize yatıracaklar. Ama bir şeyler sürerken bir şeyler değişecek.
İki üç gün önce başlayan ev temizliği, baklava yapımı, zeytinyağlı hazır yemek stoku.  Yatılı geleceklere oda, yatak hazırlığı, bayramlık giysilerin temizliği, ütüsü, çocukların yıkanması. Erkenden kalkış, kurban kesimi, kanlı bahçenin paklanması, etlerin taksimi, dağıtımı, öğlen yemeğine kavurma yetiştirme telâşı, kalan etlerin muhafazaya alınması. Kapıya gelen çocuk güruhuna şeker servisi, misafirlere hizmet, sofra kur, sofra kaldır. Giyin süslen ziyaretlerde bulun. Gene sofra, gene yatak, bir sele dolusu yıkanacak çarşaf, masa örtüleri, yeniden temizlik...
Yıl boyu her sabah tıraş, kravat, sıkıntılı trafikte saatler süren gidiş dönüşler... Bayram öncesi çarşı pazar, bilmem kaç kutu çikolata, şeker. Yoğun trafikte ziyaretler, vasıta sıkıntısı, park zorluğu, sık aranmadığı iddiasındaki yaşlı akrabaların sitemleri, hiç tanımadığın kimselerle ortak konu bulma çabası...
Bunlara karşılık yazlık evin terasında uzanıp yatmak veya tatil köyünün ısıtılmış havuzunda keyif, açık büfe, ulaşım ücretsiz ve dört taksit ya da dünyanın her yöresine ucuz turlar...
Yorgun ve bitkin insanlar. Özellikle çalışan hanımlar için bulunacak makul sebepler o kadar çok ki… Yaşlılar mı? Onlarda televizyonda bayram programlarını izleyip eski bayramlarını yâd ederek avunsunlar.
Bahçeli evler bir bir yıkılıp bloklara döndükçe semtlerin insan halitası da değişti Mahalleler daha homojen gelir guruplarından oluşur oldular. Kurban ibadetinin gerekçesi olan, et yedirilmesi ve gönüllerinin alınması gereken yoksullar dağıldılar, uzaklaştılar. Kurban sahiplerinin bunlara ulaşımı zorlaştı. O kişilerin et alma gerekçeli ziyaretleri ise şansa kaldı. Üç araç değiştirerek geldikleri “Bilmem ne beylerin seyahat da” olmayacağını kim garanti edebilir? Eli boş dönüş masrafını da katınca, maliyeti bile kurtarmaz.
Asfaltta, kaldırım kenarlarında, apartman bodrumlarında, banyo giderlerine kesilen, balkon demirlerine, elektrik direklerine asılan hayvanlar tepki çekmek yanında gerçek sıkıntılar verir oldular. Büyük marketlerde, toplu kesim yerlerinde, yardım derneklerinde, kesim ve parçalama servisleri oluştu. Hayır kurumlarının, vakıfların “parasını ver, gerisine karışma” esprili hizmetleri, yeni yönler yarattılar. Kan, vahşet, çığırtkanlıkları, Avrupa birliği kuralları, kurban vecibesinin gereksizliğini tartışmayı bile gündeme getirir oldu. Ömründe namaz kılmamış, bir sayfa ilmihâl okumamış Enteller(!) ahkâm keser, fetva verir oldular.
Bütün bunların ardından önce metropoller düştüler sonra da şehirler ve hatta kasabalar. Hacmi genişleyen kentlerde top sesleri duyulamaz oldular.
Sosyal gerçekler, geleneklerimiz ve dini örflerimizi korumaktan yana olanları birer, birer yuttular. Benim gibi direnen dostlardan bir kaçı daha bu bayram teslim olup cephe değiştirdiler. Değişim fırtınalarına hangi ağaç dayanabilmiş ki?
Bu sabahın rutin tatil günlerinden hiç bir farkı yok. Ne bütün gece komşu bahçelerden koyun melemeleri geldi ne de ızgara kokuları geliyor. Bahçe mi kaldı? Yıllardır bayram namazına gidemiyorum. Sabah kahvaltısından sonra şerbeti taze dökülmüş baklavadan yiyemiyorum. Çocukların hepsi başka yörelerde. Eli öpülmesi gereken yaşlılar her gün azalmakta. Bayramlaşılacak dostlar dünya haritasının her bir noktasına yayılmış. Dağıtılacak et yok. Koyun eti kokusundan hoşlanmayan gelinler burada olmadığından biraz kavurma yapıp yedik o kadar.  Birkaç da tanımadık çocuk kapı çalıp bayram parası istediler.
Artık bayramlar eskisi gibi değilmiş, ne gam. Kutlamak için önümüzde Anneler günü var. Babalar günü, sevgililer günü, çevre günü, yetim ördekler günü!
Deli’ye her gün bayram.”
Bayramınız kutlu olsun.






[1] Kurban bayramı kutlu olsun.
[2] Ramazan Bayramı kutlu olsun.
[3] Y.K. Beyatlı


15 Ağustos 2018 Çarşamba

İmza Meselesi


İmza Meselesi

Merhaba,
On beş gündür TV ve gazetenin olmadığı bir mekânda idim. Bugün birikmiş gazeteleri şöyle bir taradım. Dövizin serencamı zaten kulak gazetesinden geliyordu,  dış politikadaki gelişmelere de çok yabancı değildim ama siyaset arenasında çok sular akmış köprülerin altından.
En dikkatimi çeken CHP kurultayındaki imza gelişimleri oldu. Neden derseniz? Bana geçmişten bir çağrı yaptı. Güncelliğini yitirmiş olsa da paylaşmak istedim.
Hasan Tez, Temsilciler meclisine Esnaf Dernekleri temsilcisi olarak girmiş özel tahsilli(!) yanılmıyorsam; Rize doğumlu ve Ankara Fırıncılar Derneği başkanı idi.  Sonradan iki dönem Ankara Millet Vekilliği de yapmıştı.
İşte bir konu hakkında verilen önergeden imzasını geri çekti.
Ertesi gün devrin taşlama ustası Ümit Yaşar Oğuzcan, şöyle bir beyit düştü günlük gazetenin köşesinde;
“İMZAMI ÇEKİYORUM,” DEMİŞ HASAN TEZ, “GETİR.”
CAFER ETMEZ HASAN’IN ETTİĞİNİ BEZ GETİR…
İkisini de rahmetle anıyorum.

                                                                              CEMİL  BUBİK                                                  ...