16 Temmuz 2018 Pazartesi

AH GÜZEL İSTANBUL -I-




AH GÜZEL İSTANBUL  -I-
"Gülcemal ile gelir İstanbul'a çocukluğum, Gülcemal ile gider." BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU

Bazen bir ses duyarım, bir süre ayıramam, yeni mi algılıyorum, yoksa belleğimin derinlerinden bir yerlerden mi yankılanıyor? Kokular duyarım, kaynağını tam kestiremediğim, çok uzaklardan gelen kokular... Seslerin kokusu ile kokuların melodisi bir senfoni oluşturur, martı çığlığına yosun kokusu, vapur düdüklerine is karışır. Anason kokusuna Hamiyet’in gazelleri, dalgaların şırıltısına bezir yağlı boya kokusu. Tramvay zili sesine yağmur rayihası, polis düdüklerine parfüm kokusu siner, sokak satıcılarının melodik şiirinden çingene kadının lâvanta sepetine bir yol oluşur, beni alıp çocukluğumun İstanbul’una götürürler.
“Bakmıyor çeşm-i siyah feryade.”
Yaz akşamları en son sahne alırdı Hamiyet Yüceses, Tepebaşı Bahçesi’nde. Ve biz, babamla ben, Yenişehirpalas Oteli’nin caddeye bakan odasında onun gazeli ile uykuya dalardık İstanbul’da olduğumuz geceler. On, on bir yaşlarımı koştuğum yıllardı. Okul tatillerinde, bir haftalık iş seyahatlerine beni de yanına alırdı rahmetli babam.
Anadolu tüccarları genelde Sirkeci’deki otellerde konaklarlardı. Daha seçkin olan pek azı da Tepebaşı’nda. İstanbul’un başka semtinde otel de pek yoktu zaten. Kadıköy Rıhtım Caddesi’ndeki bir iki tanenin dışında. Otele yerleşir yerleşmez ilk işim pencereyi açıp, İstanbul’u koklamak olurdu. Yanmış benzin kokusuna hemen karşı tepenin altında kalan ve o zamanlar tertemiz olan Haliç’in deniz kokusu, henüz binaların işgaline uğramamış tepelerden yeşil rüzgârlarla ulaşan kır kokusuna biraz aşağıdaki Tünel’in buhar merkezinden gelen kömür kokusu karışır, motor gürültüsü, korna sesine, polis düdükleri tramvay cızırtısına… Biletçinin pencereler üzerinden uzanarak giden deriden ipi çekerek vatmanın hemen tepesinde çınlattığı küçük çanın sesi -bir vuruş yürü, iki vuruş inecek var demekti- vatmanın ayakla harekete getirdiği dan-dan-da-dan-dan ritimli kampananın vuruşu, martı çığlıklarına güvercin nakaratları, kalabalık insan trafiğinin uğultusu katılır. Caddede gördüğüm hareket ve canlılıktan, alışmadığım ses cümbüşünden keyiflenir, dakikalarca bu sarhoşluğa bırakırdım kendimi.
Hemen otelin önünde, yol ortasındaki refüj ’de tramvaylar durur. Önde birinci mevkii kırmızı, ardında yeşil ikinci mevkii vagonun oluşturduğu dizi.  Bankalar Yokuşunu çıkan tramvay Şişhane bitiminde, Altıncı Daire (İstanbul’daki ilk belediye binası) önünden kıvrılarak Tepebaşı üzerinden İstiklal Caddesi- Taksim ve taa Şişli’ye kadar gider.

Karşı kaldırımda sıralanmış pek çoğu siyah boyalı, sarı damalı taksiler.  Sağ çamurluk üzerine monte edilmiş hantal yapılı, elektrik sayacından biraz büyük, gövdeye ulaşan su borusu gibi, kalın bağlantısı kuşun mühür ile mühürlenmiş, kibrit kutusundan biraz büyük, kırmızı metal kurgusunu ters çevirince üzerindeki “serbest” yazısı da baş aşağı dönen taksimetreleri. Kaputa dirseği ile dayanmış, bir örnek şapkalı ve hemen hepsi orta yaşlı, efendi sürücüler. Biraz arkada aynı arabaların dolmuşa çalışanları. Orta direğinden ön kapısı sağa, arka kapısı sola açılıp bırakılmış, ön kapıyı sağ eli ile tutmuş, tıknaz, kısa boylu, pos bıyıklı, metalik kalın sesi ile devamlı haykıran dolmuş kâhyası.
“Karaköy- Eminönü, Karaköy- Sirkeci...”
1950 de seçimi kazanan Demokrat Partinin ilân ettiği genel af ile birden ortalara dökülen bu eski, bıçkın mahkûmları, vali ve belediye reisi -O zamanlar büyük illerde aynı kişinin uhdesinde olurdu- Fahrettin Kerim Gökay dolmuş kâhyası olarak görevlendirerek cemiyete kazandırmıştı. Şehrin belli yerlerindeki durakları bu adamlar zapt-ı rapta alır, gereğinde yolcuları sıraya sokar, sıkışık saatlerde geçen bir taksiyi çevirerek dolmuş yolcusu almağa zorlar, bu hizmetler karşılığında da doldurduğu arabanın şoföründen yirmi beş kuruş -yaklaşık yarım dolmuş parası- ücret alırdı.
Akasya ağaçlarının gölgelediği kaldırımın arkasında Şehir Tiyatroları’nın kiremit rengi boyalı duvarları yükselmekte. Yaz olduğundan tatildeler. Kışları Komedi ve Dram kısmı diye iki ayrı sahnede oyun icra eder ve mutlaka Shekespire’nin bir oyunu ile mevsimi açarlar.
Geçince köşede, İngiliz stili tuğla mimarisi ile iki katlı Citruen acentesi.  Camlı alt kat mağazada iki üç yeni otomobil teşhirde. Dar yolu devam edince, yüksek duvarların mahremiyetinde uzanan İngiliz Sarayı. (Konsolosluk) Karşısında tramvay yolunun küçük bir (S) çizerek Galatasaray’a yöneldiği köşede Kanuni-esasi Kıraathanesi. Geriye doğru gidilirse, Lonra Bar, Bristol Hotel, Londra Otel ve otelimizin sol tarafında Asmalı Mescit Sokağı istikametinde Karlman Pasajı. Tepebaşı’nı yüksek apartmanların altından rutubetli bir dehliz ile İstiklal Caddesi’ne bağlayan geçit. Geceleri her iki tarafındaki demir kapılarının kapatıldığı, hafif yokuşlu, yazın tatlı bir serinlik ve asırlık küf kokusu neşreden, sağlı sollu duvarlarına gözlükçülerin, oyuncakçıların tezgâhâh kurduğu, tahta askılarda sıralanmış pullu kırmızı kadife terliklerin, siyah kadife üzerine yağlıboya ile resmedilmiş mehtap manzaralı yuvarlak yastıkların, sarı dökümden Bayazıt işi kül tablalarının, bibloların renklendirdiği bir alışveriş yolu. (Şimdi üzerinde Odakule yükseliyor.)
Biraz aşağıda, Şişhane’ye ayrılan yolun köşesinde görkemli, tarihi yapısı ile Perapalas Otelli. Klâsik, kaliteli takımlar satan mobilyacı dükkânları ve Amerikan Konsolosluğu. Otelimizin tam karşısında alçak taş duvarların üzerindeki demir parmaklıklarına çadır bezi gerilerek kapatılmış, üç dört basamakla inilen kapısının önünde, şimdiden tezgâhlarını açmış, kaynamış mısır arabaları dizili, ben akran çocukların büyük cam kavanozlarda taze ceviz içi ve gazla şişirilmiş uçan balon sattıkları Tepebaşı Bahçesi…

Bir döneme ve Türk Müziğine damgasını vurmuş, bugün radyoların nostalji programlarında 28 devirli taş plaklarını hasret ve zevk ile dinlediğimiz, bir kısmı ömrünün uzatmalarını oynayan, bir çoğu başka iklimlerde meşhur ses sanatçıları ve sazendelerin, bestekârların gelip geçtiği, sanat ile eğlenceyi, içki ile efendiliği, işret ile asaleti hep belli bir sınırda korumayı bilmiş, ünlü Tepebaşı Bahçesi…
Akşam, havanın kararması ile beraber hareketlenmeğe başlar. Kapının önünden bir uçan balon alarak girerdik. Caddeye paralel dikdörtgen büyük bahçenin sol tarafında büyük sahne yer alır. Bez zemine resmedilmiş tropik bir manzaranın önünde sandalyelerine sıralanmış, sağ ayakları küçük tahta sandıklara dayanmış, ellerinde enstrümanları ile devrin popüler saz sanatçıları; Yorgo Bacanos, Aleko Bacanos, Nubar Tekyay, Sadi Işılay, Selâhattin pınar, Şükrü Tunar’lar. Halâ Harika Çocuk diye lânse edilen genç Ercüment Batanay ve birçokları. Önlerinde bir sıra sandalyeye dizilmiş, devamlı ellerindeki mendilleri ile oynayan, beyaz tuvaletli “Sıra Kızlarının” oluşturduğu ve sağ başta elinde tefi ile ayakta duran Kemâl Gürses yönetimindeki fasıl heyeti yerini almış ve saatler sürecek fasıllarına başlamış bile. Sahneye yakın olanların üzerlerine meyve tabakları ve buz kovaları konularak, sandalyeleri masa yönüne yatırılarak hatırlı müşteriler için rezerve edilmiş masalar. Yine sahnenin yanından geriye doğru uzanan bir metre yükseklikteki, beyaz boyalı tahta parmaklıklar ile ayrılmış Setüstü masaları, daha çok ailelere tefrik edilmiş. Arka tarafta kalanlar ise, sadece bira ve meşrubat ile oturulabilinen yerler. Fiyatlar büyük bir kesimin ulaşabileceği düzeyde idi. Esasen pahalı eğlenmek, aşikâre hovardalık etmek, para saçmak ayıptı. İkinci Dünya Harbi zenginleri, servetlerini hazmetmiş, sınıf atlayarak kendi kapalı muhitlerine çekilmiş, Anadolu yakasındaki köşklerine kapanmış idiler. Demokrat Partinin hazımsız zenginleri henüz ortada yoktu. Gazinolar sanatçılara çok büyük ücretler ödemediğinden müşteriye çıkarılacak faturalar da makul düzeyde kalırdı. Bir gecenin masrafını bir kaç masadan karşılayacak anlayış daha gelmemişti gazino âlemine. Tabii bu tip müşteri de henüz gelmemişti piyasaya. Buraya genelde daha seçkin bir sınıf gelirdi. Baskı çemberini kırabilmiş asri aileler, azınlıklar, tüccarlar ve onların taşralı müşterileri, Anadolu’dan iş için gelmiş esnaf takımı.  Bu sınıf, kışın Taksim Abidesi’nin tam karşısında, Cumhuriyet Caddesi’nin başlangıç noktasındaki büyük acentenin üst katındaki Kristâl Gazinosu’na ya da Taksim Belediye’ye taşınırdı. Bir alt tabaka ise, İstiklal Caddesi’ndeki Şen Saz veya Gül Saz’a gider, vestiyere ücret ödememek için kasketlerini ceket içlerine saklayarak girerdi içeri. Fötr şapka giyenlerin böyle bir şansı yoktu. Başı açık gezenler mi? Erkekler yaz kış baş açık gezme ayıbını(!) işlemezlerdi.
Fötr kullananlar, yaz sıcağı ile beraber açık renk hasır şapkaya geçerdi. Yaz günleri bile ceketsiz dolaşan pek nadirdi.  Hele kısa kollu gömlekle hiç. Beyefendiler, tersine katladıkları ceketlerini sol kol üzerine yatırarak tiril tiril, beyaz ipek gömlekleri ile dolaşırdı. Yaka ve kol kapakları hafif kolalanmış, sol göğüs nahiyesine koyu renk ibrişim ile isimlerinin baş harfleri markalanmış ipek gömleklerle. Karikatürlere konu olan Hacıağa sınıfı, daha çok Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki saz salonları veya barlarda ütülürdü.  Ki, benim yaşım buraları tanımaya uygun değildi. Cumhuriyet Caddesindeki lüks gece kulüpleri (Kervansaray gibi) de aşardı benim yaş seviyemi. Buralarda  program yapan çıplak göğüsleri ve kalçasında dört ayrı püskül döndürerek dans eden bir meşhur sanatçı, “dört motorlu”    Pamela’yı ancak gazete havadislerinden öğrenirdik. 
Giriş kapısının basamaklarından sonra görüşü dışarıdan seyre kapatan paravanı geçip yemeksiz kısma yönelirdik. Babamın tanıdığı garsonlardan birinin masasına oturur, bir şişe bira isterdik köylü peyniri ile bana da gazoz. Balonumun ipi birçok masada olduğu gibi gazoz şişesinin tepesine bağlanıp havaya salınıverirdi.  Siyah papyonlu garsonların telaşlı koşuşturmaları arasında masalar dolmaya başlardı birer ikişer.  Buranın garsonları yerli olsun taşralı olsun genelde müşterinin büyük kısmını tanırlardı. Uzayan fasıllı sıkılarak dinlerdim. Beni en çok ilgilendiren yabancı revü trupları,  parlak, krome takımlarını süratle sahneye taşıyan yabancı akrobatlar ve illüzyonistlerdir. Karlo Kapoçelli orkestrası ve Jak Biçaçi dans topluluğu, Angelina Velaskes, Niko Degastino gini yabancı sanatçılar anımsadıklarım.  Gecenin ilerleyen saatlerinde art arda meşhur hanendeler gelirdi sahneye; Muallâ Mukadder, Perihan Altındağ, Semahat İçtenses, Radife Ertem, Müzehher Güyer, Muallâ Akçay, Rıza Rit, Lütfü Güneri, Ahmet Üstün ve daha niceleri. En son olarak ta Müzeyyen Senar, Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses.
O zamanlar Assolist deyimi yoktu. Zeki Müren de yoktu. Erkekler erkek gibi idiler, kadınlar da kadın. Benim favorim Hamiyet Hanımdı. O sahneye çıkacağı zaman fondaki manzara resminin önüne kırmızı kadifeden, parıltılı yeni bir perde çekilir, dinlenen saz heyeti yerini alırdı.  Bir hane peşrevden sonra dekoltesi bir hayli açık, kloş etekli, siyah saten tuvaleti, aynı kumaştan Lui-kenz topuklu ayakkabıları ile kulis ağzında görünürdü.  Bütün bahçenin coşkulu alkışları eşliğinde sahnenin en önündeki uzun borulu mikrofona yönelir, iri göğüslerinin derin çizgisini biraz daha ortaya çıkaran bir reveransla eğilirdi ve başlardı okumaya, genizden gelen, nağmeli, yanık, perdeli boğuk sesi ile
“Gitti de gelmeyiverdi. Ahh. Gözlerim yollarda kaldı.” Elde dolaşılan mikrofonlar henüz yoktu. Kablosuz mikrofonu ise hayal etmek ancak Julles Verne’ye yakışırdı. Hamiyet Hanım yorulmadan onlarca şarkı icra ederdi art-arda. Kadehler yenilenir, “şerefe” tokuşturmalar artar, bazen gerilerden cezbe gelmiş bir hayranın “Allaaahhh.” nidâsı patlar, biraz da ayıplayan bakışlarla bütün başlar o yöne dönerdi.
“Bakmıyor Çeşm-i siyah feryade.” Bu gazel sona yaklaşmanın işareti idi. Kemâninin uzun taksiminden sonra sahneye yönelen bir iki spot dışında bütün ışıklar söner ve artık sükûnete erişmiş İstanbul semalarına doygun sesi perde perde, dalga dalga yayılırdı.
“Her yer karanlık pür nur o mevkii.” İşte o zaman, gazoz şişelerine bağlı uçan balonlar çözülür, ipin ucuna küçük bir kâğıt bağlanır, ateşlenerek havaya salınıverilirdi. Altında alev, yükselen balonlar ısıya yenilerek tutuşur, patlar, içindeki gazın yanması ile küçücük, renkli yıldızlar saçılırdı gökyüzüne birbiri ardınca. 
“Magrip mi, yoksa makber mi ya Râb?” Işıklar yeniden yanardı. Saz heyeti çekilir, ortalık hareketlenir, bütün kalabalık kapı önüne birikirdi. Korna seslerine taksi kapılarının darbeleri, dolmuş kâhyasının haykırışları eklenir, son tramvaya yetişme telâşındaki uzak semt sakinlerinin koşuşturmalarına karşı biz gayet sakin tam karşıdaki otelimize erişmenin mutluluğu ile yatar uyurduk, musikiye doymuş olarak.

(DEVAM EDECEK)


10 Temmuz 2018 Salı

FOTOĞRAFLARLA SOHBET


FOTOĞRAFLARLA SOHBET*
Fotoğrafta Setbaşı Polis Karakolu: Cumhuriyetin XV. Yıldönümünde çekilmiş. Ben buraları on yıl sonrasında 1947’ler ve ilerisinden tanıyorum.
Fotoğraflarla sohbetin zor bir yanı vardır. Sohbet belleğinizdeki yeni kareleri çağrıştırdıkça kareler her zaman tam gerçekle uyuşmazlar. Belleğinizdeki karelerin yıllarını, mevsimlerini tam zamanlayamazsınız. Onların arkalarında yazılı tarihler, mekânlar veya yukarıdaki gibi net zaman göstergeleri yoktur. Kişilerin isimleri, mesleklerinde de yanılmalar ve sapmalara maruz kalırsınız.  Ne belleğinize hüküm edebilirsiniz ne de fotoğraf karelerine söz geçirebilirsiniz.    Sohbetin bir noktasında inisiyatifi tümüyle ele geçirirler. Size sadece kabullenmek ve teslimiyet kalır. Hele bu sohbeti yazıya dökmek gerekiyorsa daha da zordur durumunuz.
Yaz tatillerinde halama gelirdik. Evleri Setbaşı Meydanındaydı Meydan dediysem bu günkü haliyle kıyaslanmayacak kadar küçük bir dört yol kavşağıydı. Üççatal kolları dört yöne uzanan devasa çınar ağacı gölgelerdi bu alanı. Halamın evi de bu çınar ağacının arkasında, ahşap tek katlı polis karakolu ile Namazgâh Caddesi arasındaki daracık sokakta. Namazgâh Caddesine bakan üst kat köşe penceresinden Köprü, Mavi Köşe ve ilerileri görünürdü.
İşte benim kendi başıma uzanabilme iznim olan küçük dünyam; köprü dâhil tamamı granit parke döşeli caddeleri, Arnavut Kaldırımı ara sokaklarıyla Heykelönü ve Yeşil Camisi ile sınırlıydı. Bu sınırların içinde bana değişik gelen beni kendine çeken o kadar çok şey vardı ki: Belki de bendeki Bursa aşkının ilk kıvılcımları o zaman ateşlenmişti…
Bu kıvılcımların birisi tabii ki Setbaşı Köprüsüydü. Çocuk boyumla bile korkuluklarının üzerinden aşağılara bakarak yuvarlanmış iri taşlar arasından, köpüklerle coşkun akan berrak suları dakikalarca izlediğimi anımsıyorum. Yaşadığım Anadolu kentinde dere yoktu ki. Çok uzaklara giderek ulaştığımız dereler ise çamurlu ve durgun akardı ve hemen toprak seviyesinde. Oysa burada dinlediğim anlatımlarda daha bu kış bir genç korkuluklara çıkıp aşağı atlayarak canına kıymıştı. Bir de bir hamal biraz dinlenmek için sırtındaki un çuvalını korkuluklara yaslamış ama çuval ağır çekince beraberce aşağı düşmüşler. İri taşların üzerine önce çuval üzerine de hamal. Adama hiç bir şey olmamış yürüyerek çıkmış yukarı.
O yıllarda sırtı un çuvallı hamallara çok sık rastlanırdı. Bakkallarda paketle un satılmazdı. Elinizdeki patiska torba ile uncudan veya bakkaldan kilo ile satın alırdınız ya da çuvalla gelirdi evlere. Evlerin kilerindeki tahta ambarlara boşaltılır, anneler boş kaldıkça buradan eledikleri unu bir başka yere aktarır, lâzım oldukça kullanırlardı.
Köprü bugünkü halinden çok dardı. 1950’li yılların sonunda bir kaç ay trafik Irgandı Köprüsünden yönlendirilerek köprünün sağ ve sol kanatlarına konsol beton çıkmalarla bir katı kadar genişletilmişti. Özellikle kaldırımlar çok rahatlamıştı. Benim ilk anılarımda korkuluklar demirdendi ve daha alçaktılar. Sonradan ilavelerle biraz daha yükseltildiler, son yıllarda da yenilendiler. Güney korkuluklarından bakınca aşağıda Mahfel duvarının bitişiğinde Akınspor’lu gençlerin voleybol sahası vardı.  Kulüp başkanı İsmail Hakkı Tuğbay mahkûmlara yaptırmıştı bu sahayı. Parmaksız Süleyman’ın işletmesindeki,  Mahfel aralığındaki lokale her gelişinde Sporcuların saygı ile ayakta karşıladığı kalın kaşlı bu adamdan ben de çok korkardım nedense.
Köprünün hemen bitiminde Ferah Kıraathanesi vardı; köprü seviyesi üzerinde tek katlı, ahşap. Her iki cephesindeki büyük giyotin camları açılınca tatlı bir serinlik oluşurdu içeride.     Üzeri tenteli terası kalın kalastan desteklerle derenin üzerine uzanırdı. Terasın tahta korkuluklarına kollarımı kavuşturup çok derinlerdeki dereyi sıkılmadan izlerdim. Masaya gelmiş küçük tabaktaki lokumu, bazen bayat bisküviyi yedikten sonra benim için buradaki tek cazip şey buydu.
Buraya Akın Spor lokaline olduğu gibi Turhan Ağabeyimle gelirdim. Onlar saatlerce tavla veya sarı metal domino taşlarını mermer masaya hızla vurarak domino oynarlar bense belirli aralıklarla garsonun getirdiği yeni lokumu beklerdim. Bu lokumu Uludağ gazozu ile değiştirmek de mümkündü.
1950’li yıllarda yıkıldı Ferah Kıraathanesi, yerine cadde üstüne iki altına iki buçuk kat olarak Belediye Pasajı yapılmıştı ki; 1958 Kapalıçarşı yangını geldi. Çarşı esnafı için Ulucami Meydanında, belediye binası altında geçici dükkânlar yapılırken bir kısım yangınzede de bu pasaja yerleştirildiler. Cadde üzerindeki bir kaç dükkâna şekerciler, pasajın iki katına ayakkabıcılar, üst kattaki büyük salonu küçük parçalara bölünerek sarraf ve kuyumcular yerleştirildi. Çarşı inşaatının bitiminden sonra bu kat uzun yıllar Nikâh Salonu olarak hizmet verdi. Sonraları düğün salonu, galiba bir ara köfteci bile oldu. Günümüzde ise kütüphane. Yalnız köprü ve dereler miydi hayretle izlediğim? Bu kentte kadın dükkâncılar vardı; yaşadığım kentte olmayan. Kadın tezgâhtarları sadece İstanbul’a gittiğimde görürdüm. Bir de orada sinema gişelerinde bilet satan hanımları… Oysa burada Kuru Kahveci Nermin Hanım vardı. Üstelik tabelasında ismi yazılı olarak ve tuhafiyeci Süreyya Hanım.
Kıraathaneden çıkınca sola sapılan sokakta Devrengeç suyu çeşmesi vardı.  Üzerleri hasır örülmüş cam damacanalarını dolduran at veya eşek arabalı sakalar ve ellerinde galvaniz kaplar, bakır güğümler, hatta testilerle bekleşen bir kalabalık olurdu çevresinde. Naylon ve plastik henüz girmemişti yaşantımıza. Bursa’nın çoğu evlerinde akarsu olmasına karşın birçok kimse yumuşak içimli bu suyu yeğlerdi.  Simitçilerin çağrılarına bile girmişti adı;
“Eskişehir unundan,/  Devrengecin suyundan,/  Yeni çıktı fırından,/  Taze simit…”
Sokağı geçince cami ile karşılaşamazdınız. İlk zamanlar, Caminin önünde bir sıra dükkânlar vardı. İşte Kuru Kahveci Nermin Hanım Burada idi, Karlıova Kitapevinin bitişiğinde. Sonraki yıllarda burada bir Oyuncakçı Adnan peyda olmuştu. Bir gün bakardınız, dükkânı ve önünde sadece ve yüzlerce çocuk bisikleti. Birkaç gün sonra bunlar yok olur, yine sadece yüzlerce kutu bebeği veya binlerce lastik top. Bir başka gün sandıklar dolusu erkek kasketi. Bu gösteri sanırım bir yıl kadar devam etti. Sonra geldiği gibi birden yok oldu gitti.
Sola, Yeşil Caddesine saparken üçgen dükkânında sigara bayii ve köşegen kapısı, alana bakan iki basamaklı mermer merdivenli köşe dükkânında Yoğurtçu Şaban; koyun sütünden enfes dondurması, aynı nefaset ve kalitede süt mamulleri, kışın ise mermer çanaklar içeresinde sunduğu bozası.
Köprünün batı ucunda, Hoca Alizade sokağının köşesinde kaldırımına üç dört basamakla çıkılan bir set vardı. Burada iki katlı ahşap evin altında aynı mamulleri satan bir Şaban daha vardı; Şaban Sirkeci. Bilmem akrabalıkları var mıydı?  Bitişiğinde de yine set üzerinde Ahmet Tevfik Bey’in eczanesi. 1955’de buralar yıkılıp yerine apartmanlar yapılınca bu set de kayboldu. Acaba Setbaşı ismi buradan mı gelirdi? Şaban Sirkeci yeni yapılan Lakşe Apartmanının altında yakın zamana kadar sürdürdü aynı lezzeti.
Yoğurtçu Şaban’dan sonra Tuhafiyeci Suavi ve yanında Süreyya Hanım dışında başka dükkân yoktu. Yeşil’e kadar bir kaç istisna dışında kendine has o Bursa mimarisi tarzlarıyla karşılıklı, ahşap evler sıralanırdı. İstisnanın bir tanesi sol tarafta sanırım Mehmet Kaya’nın tütün deposu olarak kullanılan büyük bir konak, belki de böceklik (günümüzde AVM) ve karşısında Tevfik İpekman’ın kâgir, cephesi buzlucamla pencereli, içeriden devamlı mekik ve taka vurguları yükselen dokuma fabrikası. Bir de yine solda küçük köprünün başında, bakımlı küçük bahçesi içeresinde iki katlı, yuvarlak hatları ile erken dönem Cumhuriyet mimarisinin tipik hatlarını taşıyan sevimli bir yapı. Sonra, bahçesi mermer kalıtlarla dolu müze binası. Binanın doğu bahçesinde küçük yuvarlak havuz, alçak duvarına basarak demir parmaklıklar arasından dakikalar boyu izlediğim fıskiyesi…  Yuvarlak tel kefesinin ortasındaki pinpon topu suyun itimiyle metrelerce yükselip geri düşer,  fıskiyeye yakalanarak yorulmadan yeniden yükselirdi defalarca…
Müzeden sonra aşağılara inen yokuşun başında yine iki katlı bir Bursa evi vardı. Demir pencere parmaklıkları arkasından yüzünü hiç bir zaman göremediğim hastalıklı bir kadının devamlı haykırışları duyulurdu. Bitişiğinde Belediye Bandosunun çalışma binasından yükselen bando sesleri ve önünde BOİ’nin kırmızı boyalı, demir otobüs durağı, bitişiğindeki camlı barakasında hareket memurluğu. Bundan bir tane de Çekirge’de vardı ve ne anlama gelirdi bilmem, plantorluk denilirdi buralara. 
Yeşil Camii’nin bahçe kapısı önünde kaynamış mısır satan İslam Ağabey; yanılmıyorsam türbedar “Tahir Efendi Amca”nın oğluydu.
Karşıda hamamın aralığından yukarı doğru hafif bayırı çıkarsanız önce Türkünler ’in dokuma fabrikasına sonra Maksudumakremevi Mahallesi’ne gelirdiniz. Burada dayımlar otururdu. Mahallenin ortasındaki küçük meydanlıkta ateş tuğlaları ile örülmüş, sıvasız bir simitçi fırını vardı; aynı tadı bir daha hiç bulamadığım tahinli pideleri yapan. Bilmem şimdi de Kırmızı Fırın adıyla satılan tahinli pideler onların devamı mıdır?
Bazen dayımlardan halama mahalle içinden, Yeşil Caddesine paralel sokaklarla ulaşırdık. Bahçe aralarından ve küçük dereyi uzatılmış iki kalastan ibaret köprüden geçerek. Sonraları ne o ara sokakları bulabildim ne basit köprüyü. Irgandı Köprüsü civarında çocukların top oynadığı çukur bir alan vardı, oralara Kurtoğlu denildiğini anımsıyorum. Buralarda Gökdere’ye katılan o küçük dere bile (galiba adı Setbaşı Deresiydi) Yeşil Caddesi üzerindeki köprüsüyle birlikte yok oldu gitti…
Güneyde meydan ile köprü arasında iki tane ekmek fırınını, köşede Hafız Mustafa’nın şekerci dükkânını, galiba bir bakkal ve Mahfel’in aralığı köşesinde kasap dükkânını anımsıyorum. Bu kasabın önünde de bir çınar ağacı vardı. 1970’li yıllardı Cumhuriyet Gazetesinin okur mektupları köşesinde bir yazı ile karşılaşmıştım. Amerika’da yaşayan bir okur, çocukluğunun Bursa’da geçtiğini, bahsettiğim kasap dükkânı önündeki çınarın lodoslarda sallanırken kasap dükkânını da salladığını, hâlâ durup durmadıklarını soruyordu.  O yıllarda her ikisi de sağdılar günümüzde çınar yok oldu, kasap da.
Mahfelin önünde de, demir parmaklıklı bahçe kapısının her iki yönünde küçük dükkânlar sıralıydı. Kapının önünde bir âmâ gazete satıcısı vardı. Bekli de bir göçmen olmalı “gazmeteci, gazmete”  nidasıyla seslenirdi.
Köprünün kuzey batı ucunda ise hâlâ var olan binasıyla Şafak Sineması. Yer gösteren bir siyahî genç vardı. Ona “Arap abi” diye seslendiğimi sonra da çok utandığımı hatırlıyorum. Sinemanın önünde Paşa isimli bir seyyar tatlıcı vardı. Katlanabilir tahta sehpası üzerinde, dikdörtgen bakır tepsisinde üzerlerine yan yana yarım yerfıstığı dizilmiş Şam Tatlısı satardı. Beş kuruşluk porsiyon elindeki boyacı spatulünün boyu kadardı. Müşteri çocukların; “paşa nolur, biraz daha büyük kes” talepleriyle spatulü biraz ilerletir ama kesim esnasında el çabukluğu ile eski yerinden kesip küçük kâğıt arasında sunardı bu nefis tatlıyı. Sinemanın alt katındaki büyük spor salonunda bir boks maçı fotoğrafı da var bellek karelerimde.
Unutmadığım bir başka lezzet de şimdiki Maliye binasının karşısında Turan Pastanesinde yediğim frigo’lardı.  Maliye binası var mıydı anımsamıyorum. Köprü ile Cumhuriyet Meydanı arasında sağlı sollu üç katlı, altları dükkânlı yeni yapılmış apartmanlar ve Bursa mimarili büyük ahşap evler vardı. Sonraları yerlerine, Yenal Pasajı, Ali Haydar Apartmanı ve Dilek Sineması yapıldı.
Ali Haydar’ın kitapçı dükkânı Kumbaralı Saatin karşısında, Yeni yolun başında, İnegöl Köftecisinin bitişiğindeydi. Öğlen saatlerinde Mudanya vapurunun getirdiği İstanbul gazetelerini almak için burada beklediğimiz de anılarımın arasında. İnegöl Köftecisi daha sonraları Vilâyet Binasının karşısına Çınarlı Kahve yanındaki kendi binasına taşındı.
Yeniyol, otel ve şehirlerarası otobüs garajlarına dönüşmüş köylü hanları, aşevleri ve oto yedek parçacıları ile yoğundu. Bir de yolun başlangıcındaki şapkacılarla. Başı açık gezmek ayıptı. Köylüler ve halk tabakası kasket giyerken beyefendi ve memurlar, tabii emekliler de fötr şapka giyerlerdi. Fötr şapkanın tepe çukurunu sınırlayan kenarları çöker. Hele selâmlamak niyetiyle günde onlarca defa baş ve işaret parmakları arasında tutularak baştan çıkarılıp konulan ön bombesi çok çabuk deforme olur. Siperi gövde ile çevreleyen bazısı küçük fiyonklu saten kurdele kirlenir, yağlanır. Şapkacılar bu fötrleri benzinle, kuru temizleme ile temizler baş ölçülerine göre ayarlanabilen yarım küre şimşir kalıplarda buhar ve sıcak ütü yardımıyla yeniden kalıplar, kurdelesini değiştirir, yenilerdi.
Cumhuriyet Meydanında şipşak fotoğrafçıların çektiği kareler hemen tüm Bursalıların albümlerinde ve anılarında yer alır. Ama meydanın doğusundaki iki katlı ahşap binaların tepesinde Yeşil Camii ve Yeşil Türbenin nadide bir biblo gibi göründüğünü hatırlayan kaç kişi kaldı? Önce Sönmez İş Sarayı yapıldı. Yıkılıp tek katlı yapısıyla Ege Otobüslerinin terminali olarak hizmet veren yere yapılan binanın birinci katına Halk Bankası, çekme kata ve terasına Yusuf Restoran yerleşti. Yeşil Türbe yine de görüntü alanındaydı. Sonraları burası da çok katlı olup o güzelim tabloyu kapattılar. Ünlü Cadde ve Atatürk Caddesi de çok katlı imar furyasına hızla katıldılar.
Yazılı ve görsel kaynaklarda her dönemdeki yapılaşma değişiklikleri kolayca görülür. Ama benim bellek karelerimde bir başka aktivite canlanıyor şimdi. Galiba 1949 senesiydi. Haşim İşcan Bursa Valisiydi. Cumhuriyet Meydanını asfaltlanıyordu.  Meydan gibi ben de asfalt yapımı ile ilk kez tanışıyordum. Kaldırımlarda öbek öbek yanan odun ateşleri üzerinde, kaynayan zift varilleri, büyük sac teknelerde ateş üzerinde tavlanan kum yığınları ve odun ateşiyle ileri geri çalışan kara silindirler, elleri kürekli, terli ameleler. Bu çalışmadan sonra asfalt sınırında kalan Setbaşı, Yeniyol ve Ünlü Cadde tarafından gelen bisikletli sürücüler (belki bir yaş gurubunun altı) Zabıta Memurlarının (O zamanlar Belediye Çavuşu denilirdi) düdüklü uyarıları ile meydana sokulmazdı. Bursa’nın ünlü fayton atlarının ayaklarına lastik nal çakılması gereği büyüklerin sohbet konuları arasında yerini almıştı.
Cumhuriyet Alanında daha sonra çok uzun yıllar hizmet veren kumbara saatin ise bizim kuşakta farklı bir yeri vardır. Kumbara İkinci Dünya Harbi dönemi biz çocuklar için çok önemli bir araçtı. Hemen her çocuğun, gençlerin hatta annelerin kumbaraları olurdu, bununla para biriktirmek bir yarıştı. Yerli Malı ve Tutum Haftalarında okula kumbaralarımızla gelir, öğretmenimizin gözetiminde ellerde kumbara topluca bankaya götürülürdük. Sabırlı veznedar sıra ile küçücük anahtarlarla altındaki kapağı açar, içeriğini bankoya boşaltır, sayar, hesabımıza alırdı. Kumbara şarkıları söyler, şiirleri ezberlerdik; “Al eline bir kumbara,/At içine az az para,/Paranı evde saklama,/Ver bankaya dizi dizi,/O işlesin al faizi.”   
Kumbara denilince Ankara ve bazı illerde olduğu gibi Bursa’da Cumhuriyet Alanında saat olmuş İş Bankasının o klasik kumbarası gelirdi akıllara. Bir yanında rulo yapılmış kâğıt para atım deliği, diğer yanında madeni paraları atmak için bir yarık. Buradan atılan madeni paraların geri çıkışı yaylı bir dil ile önlenirdi. Ben dâhil hiç bir çocuk bıçak vs. aletlerle bu kapanı açma becerisini gösterememiştir. En büyük zevk de salladığınız zaman içeriden gelen şakırtı idi.  Şairin “Para sesi, su sesi, kadın sesi” dediği bu olsa gerek.
O yıllarda banka sayısı çok sınırlıydı, dolayısıyla kumbara çeşitleri de. İş Bankası dışında Ziraat Bankasının kitap şeklinde bir kumbarası vardı.  Sonraları birçok banka bu kitap kumbarayı taklit ettiler.  Yeni kurulmuş olan Yapı Kredi bankası da krem rengi bakalitten (plastik hâlâ yok)  tek katlı ev şeklinde bir kumbara yapmış ve bu ev dizaynını uzun yıllar reklâmlarında kullanmıştı.
Küçük dünyamın sınırlarında ilgi ve zevkle izlediğim bir başka olay belediye bandosunun cumartesi günleri hafta tatilinin başlangıcı ve bayrak çekimi töreni ile pazar akşamı bayrak indiriminde marşlar gösterisiydi. Hele hafta sonları tatile çıkan lacivert üniformalı Işıklar Askeri Lisesi öğrencilerinin birbirlerini selâmlamaları…
Sonra çok sular aktı köprülerin altından, tabii Setbaşı Köprüsü’nün altından da.  O sularla birlikte zaman da aktı. Parlak kâğıda basılmış fotoğraflar biraz sararsalar da gümüş nitrat üzerindeki izler öylece kaldılar ama belleğimdeki kareler benimle beraber yaşlandılar. Caddeler, meydanlar, binalar, kişiler değiştiler, yok oldular. Bir tarihte İslâm Ağabeyi albay üniforması içinde gördüm. O Işıklar öğrencileri sürekli yenileriyle değişti. Kader bana Bursa’ya yerleşme şansını sundu. Küçük dünyamın sınırlarının çok ötelerinde turlar attım. Bursa’da geçirdiğim yedek subaylık dönemimde Askeri Lise öğrencileri beni selâmladılar.  O Belediye Bandosuyla, şef Tatar Halil ve trampetçi Mikro Niyazi ile bayram geçitleri, fener alayları, şehit cenazesi törenleri yaptım.  Yaşantımızdan çıkan kumbarayla birlikte kumbara saat da yok oldu. Yerine arabesk bir saat kulesi yapıldı.
Çocukluğumun huzur kenti Yeşil Bursa gri metropol oldu. Ama yine de güzel; hüzün ve özlemle anılan gençlik aşkları gibi…
Fotoğraflarla sohbetin zor tarafını söylemiştim. Masamda onlarca eski Bursa fotoğrafları duruyor ama…  “Gayri vuslat bir başka bahara.”  

*OLAY GAZETESİ BURSA'DA YAŞAM EKİ MAYIS 2012 SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.

3 Temmuz 2018 Salı

MUDANYA’YA DENİZE





Çok değil 1960’lı yıllar; bütün Marmara kıyıları denize girilebilir, tertemiz sahillerdi. İstanbul, daha çok eskilerden plâj kenti idi. 1800’lü yıllarda erkekler için deniz hamamları olduğunu biliyoruz.  Sovyet ihtilâli ile İstanbul’a gelen Beyaz Rusların ve İngiliz askerlerinin Florya sahillerinden kadınlı erkekli denize girmeleri ile başlamış plâj anlayışı. 1960’lı yıllarda Florya, yanında Menekşe, Suadiye, Caddebostan, Bostancı, Süreyya plâjları en popüler dönemini yaşıyordu. Yaz günleri, özellikle hafta sonları bu istasyonlarda boşalıverirdi banliyö trenleri. Caddebostan plâjında plâj güzeli yarışmaları yapılır, burada dereceye girenler Yeşilçam’a transfer olurlardı. Tutucu hanımlar Deniz Hamamlarını yeğlerdi. En meşhur olanları; Moda, Caddebostan, Bostancı, Salacak idiler.  Kıyıdan dar bir tahta iskele ile yeterli derinliğe ulaşıldığında tahta platformlar üzerinde çepeçevre tahta kabinler. Ön yüzlerinin açıldığı yine tahtadan bir koridor ve ortada bir yüzme havuzundan daha büyükçe bir boşluk.  Denize burada girilir, sadece dış bakışlardan korumalı bu kapalı alanda güneşlenirlerdi. Hamamı taşıyan direklerin dışında sandalla devriye görevi yapan plâj görevlileri olurdu, yüzerek yaklaşmaya çalışan röntgencileri(!) kovalamak üzere.
Plâjlar bakımlı idi. İçilebilir nitelikte bir deniz, tertemiz kumsallar, bol duş,  yan yana- bazen iki kat üzerinde- sıralanmış onlarca beton kabin. Kilitlenebilir tahta kapıları yerden bir karış yukarıdan başlardı.  Bu aralıktan hizmetliler deniz dönüşü bir leğen su sürerlerdi içeri. Kumlu ayaklarınızı yıkayabilmeniz için.  Mayosu olmayanlar için ön bürodan mayo kiralanırdı. Genelde yünden olurdu bu mayolar ve bordo veya lacivert renkli.  Başkalarının kullandığı bu mayoları giymek sakıncalı bulunmazdı, nedense.  Belki mantar tehlikesi tam bilinmediği için.  Yakından tanınan tek mantar şişe mantarı idi ve sadece mantar tabancasında tehlike yaratabilirdi!
Güneşin de tehlikesi yoktu o zamanlar. Ozon tabakasını daha delmemişti insanoğlu, medeniyet adına,  hoyratça kullanımlarla. Tabii koruma faktörlü kremleri de bilmiyorduk. Yüze 20 faktör, vücuda 12, ardından yumuşatıcılar!  Bronzlaşmış, kayış gibi ten moda olmuştu 1940’lı yılların süt beyazı bedenlerine nispet yaparcasına. Hızlı yanma için losyonları kulaktan dolma reçetelerle kendimiz geliştirirdik. Gliserin içine bir kaç damla tentürdiyot. Ceviz yağlı, ceviz kabuklu preparatlar, kakao yağlı terkipler... Eczanede satılan Ambrasoler ve Negrita isimli hazır likitlere para vermek ters gelirdi o yılların anlayışı ile.  Bir kere satın alınıp boş şişeleri kendi üretimlerimizle doldurularak hava atmak için kullanılırdı daha çok. 
Sonra sahillere sıra sıra yazlıklar dizme dönemi geldi. Bu binaların kanalizasyonları hemen önlerinden deşarj edildiler. “Tuvaleti kullan, sifonu çek, ardından denize gir, … ile birlikte.”
Sanayi atıkları, deterjanlar, kimyeviler, sintine atıkları, mazot, ham petrol taşkınları, doymak bilmez bir tempo ile doldurdu Marmara’yı, öldürdü. Binlerce yıldan bizlere miras bırakılmış güzellikleri kırk elli yıl içeresinde insafsızca harcadık. Sonraki kuşaklara bir ölü deniz devir ediyoruz. İçinde bırakınız ıstakozu birkaç cins dışında balık yaşamayan, kıyıları plânsız, zevksiz bina duvarları ile çevrelenmiş... 
                                          ARNAVUTKÖY
Bursa için deniz Mudanya veya Burgaz’dı.   Siği, Trilye, Kumla ve öteleri zeytinliklerin arasında şirin sahil köyleri idiler. Ben bu kıyıları 1950’li yıllarda başlayarak hatırlıyorum. O günler Mudanya’sı nüfusu beş binleri geçemeyen bir sahil kasabası. Halkın çoğunluğu mübadelede yerleştirilmiş Yunanistan göçmenleri. Farklı Ege Adalarından olmalarına karşın ortak adları Giritli. Bazen Rumca söylemiyle “Gırtikos”. Taşıyıp getirdikleri kültür gereği hanımların çok soğuk kış günleri hariç sokakta, kapı önlerinde oturup sohbet etme, elişi yapma,  sebze ayıklama alışkanlıkları devam etmekte…    Tüm Ege ve Marmara kıyı kasabalarında da bu böyle zaten.  
Mudanya o gün de Bursa’nın hatta Marmara bölgesi içlerinin limanı. Yaz ve kış tarifelerinde saatleri değişmekle beraber her gün İstanbul’a yolcu vapuru seferleri vardı. Genelde sabah 09.- gibi Tophaneden hareket eden Marakaz veya Sus vapurları üç buçuk dört saatlik bir yolculukla ulaşırlardı Mudanya’ya. Haftada iki Armutlu bir gün İmralı Adasına uğrardı, hem gidiş hem dönüşte. Bu günler yolculuk daha da uzar bazen beş saate bile yaklaştığı olurdu.  Armutluda iskele olmadığından açıkta demirleyen gemiye yolcular balıkçı motorları ile taşınır, yükler mavnalardan alınıp verilirdi.  Geminin kapıları önünde onlarca sandal dolaşır sazdan örülmüş küçük tabaklar içeresinde taze balık satmaya çalışırlardı. Balık satın alacaksanız geminin ayrılış düdüğünü beklemeniz gerekirdi. Zira o anda fiyatlar çok aşağılara düşerdi. Havanın fırtınalı olduğu günler Armutluya uğramadan geçilir, kaptan açıklardan düdükle selâmlardı iskelede umutla bekleyenleri. Bilmem bu bir özür beyanı mıydı? 
Pazar akşamları İstanbul’da tahsilde olanların dönüşü sebebiyle çok kalabalık olurdu. Bir iki gün evvelinden Atatürk Caddesinde Belediye Otobüslerinin hareket amirliği binasının bir köşesindeki Deniz Yolları İşletmesinin küçük bürosundan numaralı biletlerimizi temin ederdik. Orada küçük masasının ardında emekli memur olduğunu sandığım, bir hayli kilolu bir beyefendi otururdu. Birinci mevki öğrenci beş, tam on lira.  Alt güverte ikinci mevki öğrenci üç liraydı. Bursa’ya otobüs yüz elli kuruş, kaptıkaçtı üç, dolmuş taksi beş lira.
Vapurun hareketinden bir saat kadar önce bizleri evlerimizden toplayan dolmuşlar, “isterepenteli” diye adlandırılan üç sıralı kaptıkaçtılar, otobüsler art arda Mudanya İskelesine ulaşırdı. İskelede Marakaz veya Sus’u yanaşmış, buharlı calaskarları ile ön ambarına mal yüklerken bulurduk; bazen sapan filesinden bir bacağı dışarıda kalmış, sallanan büyükbaş hayvan görüntüleriyle...
1938 Almanya Kiel yapımı, Krupp marka bu vapurlar üç kardeştiler. Diğer kardeşleri Trak II. Dünya Harbi yıllarında Kapıdağ açıklarında batmıştı. Harp öncesi Avrupa’sının lüks ve aristokrat hatlarını taşırlardı.
Uzatılmış tahta rampadan 1. mevkie girdiğimizde kapıda gemi kâtibi tarafından karşılanırdık. Valizlerimiz makbuz karşılığı bagaj bankosuna teslim edilirdi. Ahşap tırabzanlı geniş merdivenle deri kaplı, numaralı, rahat kanepelerin sıralandığı salonlara girilirdi. Harekete on dakika kala yolcu olmayanların gemiyi terk etmeleri uyarısı gelirdi hoparlörlerden. Uğurlayıcılar iner yolcular pencere, filika güvertesi veya kıç küpeştelerden el sallar, iskeledeki uğurlayıcılar da mendil sallayarak cevaplarlardı bu vedayı.  O yıllar iskele, gar veya otobüs garajlarından uğurlamada mendil sallama ritüeli vardı.  
Geminin hareketinden biraz sonra elindeki gonga keçe tokmakla vurarak dolaşan bir kamarot öğlen veya akşam yemeği için kayıt toplar, yemek saatinde ikinci bir gonk daveti ile baştaki görkemli salona alınırdık. Denizcilik Bankası’nın lezzeti dünyaca ünlü mutfağından zengin bir tabldot, kolalı örtülerde, temiz giyimli garsonlarca sunulurdu. Hiç de yüksek olmayan rakamlarla. Arka gezinti salonunda bar vardı; amblemli fincanlarla çay, kahve servis edilen ve kıç güvertede basma şilteli hasır koltuklar. Seyir güvertesinde birkaç tane yataklı kamara vardı, ek bir bedel ödeyerek seyahat edebileceğiniz.
Buharlı gemi bazen islim tutamaz, üç buçuk saat olan varış süresinin dört hatta daha fazlasına uzadığı olurdu. Hemen aynı söylenti dolaşırdı dudaklarda. “Çapkın kaptan bir bayanı kaptan köşküne davet etmişti ve yolculuğu uzatma çabasında! ”idi.
Daha sonraları 1952 Hollanda yapımı Ayvalık ve Gemlik girdiler seferlere.  Bu motorlu vapurlar daha hızlıydı ama fırtınalı havalarda Mudanya’ya yanaşmakta zorlanır, bir kaç denemeden sonra Gemlik’e yönelirdi. Beyazdılar, ters rüzgârda kurum atmıyorlardı, yeniydiler ama yaylı, deri koltuklar sentetik malzemeye dönüşmüş, maun duvar kaplamaları Formika ile yer değiştirmişti. Eski ihtişam ve aristokrasi kalmamıştı. Bir süre daha eskiler ile yeniler değişimli çalıştılar. Sonra onların da devri kapandı. Jilet olup yittiler.  Arşivlerde birkaç soluk resimleri kaldı ve belleklerde anıları…
Mudanya, Marmara’nın limanı olma dışında Bursa’nın da sayfiyesiydi. Denizle güneyindeki tepeler arasında uzanan dar, uzun bir kasaba, doğu ve batısında en yakın iki plaj var; doğusunda İnciraltı, Güzelyalı (şimdi kablo fabrikası ve ilerisi) burada yıllarca Hava Motorlu Araçlar Komutanlığının ve İstihkâm Taburunun yazlık kampı kurulurdu.  Ve Burgaz, uzun plaj şeridinin sonunda henüz üç beş yeni evin oluştuğu bir köy. Köyün merkezindeki kumsalda bir kır kahvesi var ve yan yana üç dört ilkel kabinin sıralandığı halk plâjı. Biraz daha düzgün bir benzeri de Arnavutköy’de. Buralarını daha çok bekâr gençler tercih ederdi.
Kasabanın batısı Arnavutköy adı taşısa da gerçekte ne Arnavut vardı ne de bir köydü burası. Küçük yerleşkenin doğuda kasaba ile birleştiği bölgede bir askeri birliğin konuşlanmış olduğunu, bazı akşam saatlerinde topluca denize sokulan askerleri anımsıyorum. Önce kıyıda beyaz donlar ardından su yüzeyinde üç numara tıraşlı kafalar tarlası! Anadolu çocukları yüzmeyi bilmezdi ki.  
Sivil liselerdeki askerlik derslerinin devamı olarak son sınıf talebelerinin on beş günlük uygulama kampı da bu kıyılarda kurulurmuş. Hatırladığım yıllarda ise köyün (!) yanındaki tepede Millet Partisinin Ülkücü Gençlik kampı kurulurdu. Rahmetli Kamil Koç’a ait olan bu arsada daha sonraları ilk apartmanlar inşa edilmişti.
Mudanya’da Varlıklı Bursalıların yazlık evleri vardı, kıyısında üstü tenteli sandalları. Aileler sandallarla açılır veya bâkir koylara kürek çekerler, ya da Mudanya yalılarının önünden denize girerlerdi. Daha tenha plajı yeğleyen bazı hanımları ise yerli kayıkçılar üzeri tenteli daha büyük sandalları, kıçtan takma motorlu kayıkları ile daha ilerilere Uzun Yalı’ya bırakır, birkaç saat sonra alırlardı. Zaten buraya Siği yolundan dik patikalarla inmek imkânsız gibiydi.
Burada “koca karı” veya “ağlayan kaya” diye anılan bir doğal kaya heykeli(!) vardır. Mitolojik anlatımıyla balıktan dönmeyen eşi veya çocukları için açıkları gözlerken taş olmuş ve gözyaşı dökermiş. Hâlâ oradadır ama sanırım gözyaşları artık beton yığınlarına dönen kıyılar için olmalı...
Hanımlar kürek çekerdi ama gençlerin kıçtan takma motorlu sandalları vardı. Onlar da bazen aileleri, bazen arkadaşları ile bu kıyılara kadar gezinti yaparlardı. 60’lı yıllara gelindiğinde yine kıçtan takmalı sürat tekneleri beyaz köpükleriyle deniz yüzünü çizmeye başladılar. E. Akbay, C. Akınöz, S. Kiracıbaşı ve M. Gökçen’i bu teknelerin direksiyonunda anımsıyorum. Okul arkadaşım Mehmet Hancıoğlu’nun böyle bir tekneyle talihsiz bir kaza yaparak bir çocuğun ölümüne sebep olduğunu da. Rahmetli Ural Duraner’i de yelkenli teknesiyle…
Pazar günleri hanımlar buralarda görünmezdi. Zira otobüslerle gelmiş gençler veya zeytinlikler altına kurulmuş yatak çarşafı çergelerle piknikçi aileler doldururdu kıyıyı.
Kış şartlarının oluşumuna göre kıyı şeridi bazen genişler bazen çok daralırdı. Kaç kez yapılan istinat duvarlarının denizce alındığını hatırlıyorum. Sonunda 60’lı yıllarda zeytinliklerin yerine önce tek katlı köşkler yapıldı ardından buralar çok katlı apartmanlara dönüştüler.
Mudanya’dan Siği, Trilye’ye kadar sahilde başkaca yerleşim de yoktu zaten. Trilye yolu virajlı, dar ve stabilize olarak uçkur gibi devam eder giderdi.  Oysa Mudanya Bursa yolu o yıllarda bile asfalttı ve o kadar vasıflıydı ki çok uzun yıllar daha hiç tamir görmeden hizmet verdi.  1937 yılında yapılan bu yolun Türkiye’de yapılan ilk asfalt yol olduğunu duyardık. Müteahhit Rahmetli Rıza İlova’nın Hat-Has Şirketi tarafından Tepedevrent’ten Bademli’ye inerken yolun iki tarafına meyve veren dut ağaçları dikilmiş. Baharda at arabaları,  otomobiller yol boyuna sıralanır dakikalarca bu meyveden yenilirdi. Laf lafı açtı. Bu konuda dinlediğim bir anekdot geliverdi önüme. Bir işçi, müteahhit firmanın Fransız mühendisine annesini anarak küfür etmiş. Fransız’ın ısrarı üzerine aynen tercüme etmişler. Fransız gayet sakin; “Annem sandığından yaşlıdır. Sonra bilmem kendisi ister mi ki?”
Kış geldi mi o yıllardaki bütün sahil kasaba hatta şehirleri gibi Mudanya’ya sessizlik ve gariplik çökerdi. Zeytinlikler ve balıkçılık dışında iş sahası olmayan, limandaki tahmil tahliye işlerinin de kışın azalmasıyla,  esasen çalışmaya çok da hevesli olamayan erkekler günlerini ve gecelerini, keskin poyraz çığlıkları eşliğinde kahvehanelerin titrek sarı ışığı altında geçirirlerdi.
Birkaç yıl evvel seferden kaldırılan Mudanya treninden geriye metruk istasyon binaları “Uyan tren bademliye geldi” deyimi ve Demirtaş’tan Mudanya’ya kadar, esasen yavaş ve dolaşarak yol alan bu katarla, yarış eden pehlivan enseli, ustura vurulmuş koca kafası ile sempatik meczup Hafız kalmıştı. Onun ter damlaları ile kaplı, artistik portresi uzun yıllar Foto Yıldız’ın vitrinini süsledi.
Mudanya treni sabah çok erken saatlerde Demirtaş İstasyonundan alırmış yolcularını.  Yolculuğun yaklaşık yarısı olan Bademli Köyüne gelindikte bu hitapla uyandırılırmış, uyuklayan yolcular.
1970’li yıllara kadar yaz günlerini yaylada, dağda, bağda, ılıcalarda geçiren tüm ülke denize yöneldi. Özellikle suya hasret Ankara ve Eskişehirliler Marmara kıyılarında yazlık edinmeye başladılar. Yazı Uludağ’da kamplarda geçiren Bursalılar da bu akıma kapılınca Burgaz, Gemlik-Kumla ve uzantıları hızla yapılaştılar, betonlaştılar. O yıllar yerli arabaların piyasaya arzı ile özel otomobilliler hızla çoğaldı. Bursa’ya otuz kilometre yakınlıktaki kıyılara yazlık göç başladı. Önceleri evlerdeki eşyaların mevsimlik taşınması ile başlayan geçici yerleşim yerli beyaz eşya üretiminin artması ve ucuzlaması ile başka bir şekle dönüştü. Evlere yeni beyaz eşya düzüldü eskiler yazlıklara nakledildiler. Sonraları bunlar da yenilerine ve yeni mobilyalara terk ettiler yerlerini.
Özellikle pazar günleri Mudanya yolu günübirlikçi özel arabalarla yoğun olurdu. Yiğitali Köyü sapağını geçince, bayırda, dik virajda bir bağ evi vardı. Ev sahibi viraja hâkim bahçe duvarının ardına bir kameriye yaptırmış, akşam saatlerine geçen her arabaya kadeh kaldırır, araba sahipleri de korna çalarak bu selâmı cevaplardı. O kişi sayısı yüzlerce olan otomobil kervanına kaldırdığı her kadehi içti ise her pazar bir tanker dolusu alkol tüketmiş olmalı!   
Yazlıkçı babalar her sabah Bursa’ya gelip akşam dönmek zorundaydı. Yeni Mudanya yolu yapılınca bu ulaşım daha da kolaylaştı. Hani Kayserili her yıl yazı bağında geçirir, sabah akşam eşeği ile dükkânına gider gelirmiş. Köpeği de bağ evinin ve ailesinin bekçiliğini üslenirmiş. O bahar komşusu sormuş;
“Ağa bu yaz nöricez?”
“Nörelim? Her seneki gibi.  İt ilen avrat sefada eşeğinen ben cefadayız.”
·         OLAY GAZETESİ – BURSA’DA YAŞAM EKİNİN MAYIS 2012 SAYISINDAKİ YAZIMDAN ALINTILAR VARDIR.      


26 Haziran 2018 Salı

16 KURUŞLUK PUL



Maliye bakanlığının kendi bünyesindeki bir tespite göre işyeri açma ve kapatmak için 77 (yazı ile yetmiş yedi) işlem ve imzaya gerek varmış.  Hele fabrika kuranların, teşvik almak zorunda olanların Allah yardımcısı olsun.  Bu işlerde üç basamaklı rakamlarla ifade edilen işlemleri, birkaç yıla varan beklemeleri, bu yüzden Balkan ülkelerine taşınan tesisleri, vazgeçilen yabancı sermaye teşebbüslerini konu eden yazılara sıklıkla rastlıyoruz gazetelerde.
Bürokrasi, devlet dairelerinde yaşanan sistemli engellemeler, zorluklar ülkemizin kronik bir rahatsızlığıdır.
Konu çok eskilere dayanıyor. Yıl 1923 TBMM’de Rize Milletvekili Ekrem Bey bir takrir veriyor; “Her şeyden evvel kırtasiyeciliğin önüne geçmek lâzımdır.  Dairelerdeki çalışma usulleri kökten bozuktur. Usanan halk mebuslara evrak takip ettirmek zorunda kalıyor. Mebuslar asıl ilerini bırakıp daireden daireye ulaşmaya ve iş sahiplerine cevaplar yazmaya mecbur oluyorlar. İlh.”  
4.02.1924 TBMM’ de bir müzakere esnasında sorulan bir sual;
“Memleketin köhne idare cihazı eski usullere göre işliyor. Zaman denilen büyük değeri hiçe sayıyor. Geri kalmış bir memleket, böyle bir berbat mekanizmanın işlemesiyle nasıl ileri gider? Nasıl ıslahat yapar? Daha bol iktisadi verim ve içtimai yükselme hasletlerine nasıl kavuşur?”
Cevap;
“O bahsettiğiniz makine ıslah kabul etmez, şurasına burasına bir çivi çakmak bir tarafını değiştirmek suretiyle işe yarar bir hale gelemez. Bunu kökünden yıkacağız. Bizi modern çalışmaların icabına göre yürütecek verimli makinayı ta temelinden kuracağız.”
“Bu sözü söylerken Gazi iyi niyetli ve çok azimli görünüyordu. Fakat ortadan aşağı kıratta elemanlar tarafından işletilen ve olduğu gibi kalmasına çalışılan o köhne kırtasiyeci makinenin mukavemet kudreti o şekildeydi ki onu değiştirmeye ne Gazi Paşa’nın dehası ve enerjisi ne ondan sonra gelen idarelerin ilgisi yetmedi.”
Yukarıda aktardığım soru - cevap ve yorumu Ahmet Emin Yalman’ın “Yakın Tarihte Gördüklerim Geçirdiklerim (Pera yayıncılık)” adlı kitabından aldım.
Cumhuriyetin kuruluşundan yüz yıla yakın bir süre geçmesine, teknolojinin, iletişim araçlarının hızlanmasına, bilgisayar çağına, “e-devlet” yapılanmalarına rağmen değişen çok şeyin olmaması, bu gün de benzer şikâyetleri tekrarlamamız çok acı değil mi?
Haklarını yemeyelim! Zaman içinde bir şey değişti. Bizler dilekçelerin altına 16 kuruşluk pul yapıştırdık. 15 kuruşluk damga ve bir kuruşluk tayyare pulu.  Pulsuz dilekçe işleme konulamazdı.   Tütün bayilerinde, bazı bakkallarda, kırtasiyecilerde “PUL VE KIYMETLİ KÂĞIT SATILIR” levhaları asılı olurdu. Cüzdanlarımızda mutlaka yedek dilekçe pulu bulunurdu. Bir dairede işlem takip eden kişiye ödünç veya hediye olarak verilen 16 kuruşluk pul en büyük hayır duası vesilesi idi. Zamanla para değeri değiştikçe pul temini güçleşir olmuştu. Özellikle bir kuruşluk Tayyare Cemiyeti pulu. Tedavülden bir kuruşun kalkması üzerinden uzun yıllar geçmiş ama düzen değişmemişti. Yanılmıyorsam 1970’li yıllarda dilekçelerden pul kaldırıldı. Zaman sürecinde, faturalara, senetlere, anlaşmalara, kira kontratlarına, vergi beyannamelerine, daha birçok belgeye yazılı değerin belirli bir yüzdesin de pul yapıştırmıyoruz artık. Bunun yerine “Damga Resmi”ni beyan mucibi maliyeye yatırıyoruz. Artık iş yerlerinde her sayfası ayrı değerdeki pulları stokladığımız “Pul Defterleri” de tarihe karıştı. Acaba hatırlayanlarınız var mı?  Tabii pul satma yetkisi olan Bayi’ler de kalmadı, Onların pul satışından “beyiye” adı ile anılan kazançları da kalmadı.   
O yıllardan bir anekdot hatırlıyorum:
Issız adaya düşme ihtimaline karşı yanınıza alacağınız en gerekli üç şey nedir? Sorusuna, İngiliz: “Pipom, kitabım, köpeğim”, Fransız: “Şarabım, peynirim, metresim” Türk: “Nüfus sureti, iyi hâl kâğıdı, 16 kuruşluk pul” cevabını verir.  Nüfus sureti yerine fotokopisini, pul kalktı onun yerine de vergi numarasını koyunuz! 
Söylemlerimizde bir pul konusu daha var; “PARAMIZ PUL OLDU” 
Ülkemizde ilk kâğıt para 1840’lı yıllarda Sultan Abdülmecid döneminde bir nevi tahvil olarak, 160 bin Osmanlı altını karşılığında basılmış. En büyüğü 500, en küçüğü 10 kuruş değerinde. Arka yüzünde “Kaime-i muteberi nakdiye=Osmanlı parası yerine kaimdir.” İfadesi var. Halk bunu “kayme” diye adlandırmayı tercih etmiş. Bugün bile Anadolu yaşlıları arasında “bu kaç para” yerine “kaç kayme” söylemi kullanılmaktadır. Yine eski yıllardan kalma “mecid ve çeyrek” deyimleri yakın zamana kadar sürdü. Mecit yirmi kuruş demektir. Abdülmecid’in tedavüle çıkardığı altın liranın (Mecidiye)  beşte biri,  gümüş 20 kuruş. Bunun dörtte biri de yine gümüş çeyrek yani beş kuruş. Mecid veya Mecidiye söylemlerimizde pek kalmadıysa da Çeyrek çok geniş olarak kullanılmakta. Saat diliminden, altın liraya ve tabii beş kuruş yerine.  Dörtte bir anlamında ki; “cehar-i yek”den gelir.
Dönem, Osmanlı yönetimi için zor dönemlerdir; ardı ardına gelen savaşlar ve kötü yönetilen maliye ve hazinedeki değerli metallerin suyunu çekmesi nedeniyle sürekli yeni kâğıt paralar çıkarılır. 1900’lerin başına geldiğinde artık pulların bile üstüne sürşarj vurularak “bu pulun pul değil para olduğu” yazılmaktadır; PARAMIZ PUL OLMUŞTUR…
Kuruş dedim de; Bizler kuruş hatta para devrinin kuşağıyız, Bayram harçlıklarımızda lira büyük ikramiye idi. Lira olan değerler bile on liraya kadar bin kuruş diye ifade edilirdi. Meselâ; Mark yüz kırk üç kuruş, Dolar iki yüz seksen kuruştu 1958 Ağustos devalüasyonuna değin. O zaman adı dokuz lira oldu ancak. Simidin fiyatı bir çeyrekti, gazozun da. Hanımların çantalarında, beylerin ceplerinde bozuk para cüzdanları olurdu. Yarım daire şeklindeki kapağı açılıp diğer yarım daire gözden ufak paralar buraya kaydırılır, seçim yapılırdı, alışveriş esnasında.
Bir kuruşun hükmü 1958’lere kadar sürdü.  1957’de İstanbul’da yüksek tahsilimi yaparken tramvaylarda talebe bileti üç kuruştu. Biletçiler para üstü vermek için bir kuruş bulmakta zorlanır olmuşlardı. O zaman ortaya zımni bir anlaşma çıktı. Biletçi şebeke’yi (Üniversite pasosu) görmek istemez, biz de para üstü iki kuruşu talep etmezdik. Havalı olurdu! Demokrat partinin enflasyonlu kalkınma modelini seçmesi “her mahallede bir kaç milyoner” yarattı gerçekten. Ama metal paralar art arda boyut ve ayar değişiklilerine uğradı. Para ve kuruş nostalji oldular. Ardından 1970’li yılların ve sonrasının üç rakamlı enflasyonu ile metal liraların ardındaki sıfırlar çoğaldı, bozuk paranın itibarı hiç kalmadı.   Nerede ise para üstü olarak bozuklukları talep etmek, kabul etmek ayıplanır oldu. Umumi telefonlara atılan bozuk paralar sıklıkla boyut değiştirdikçe yerini özel jetonlara terk ettiler. Bu tarihten sonra yüksek enflasyona ve hep yenisi basılan çok sıfırlı kâğıt paralara alıştık. Ama bunun en kötü örneğini I. Dünya Savaşı sonrası Almanya’sı yaşamıştır. Borçlarını ödeyebilmek için çareyi daha fazla para basmakta bulan Almanya’da birkaç gün içinde enflasyon %29,500’e kadar çıkmıştır. 1923 yılında bir dolar karşılığında yaklaşık 4,7 trilyon mark almak mümkündü. (Bakınız; Küçük Adam Ne Oldu Sana –Hans Fallada- Roman yayınları.)  

Kuruş hemen bütün dillerde kullanılan madeni paranın adıdır. İlk defa 1250’de XI. Lois’in bastırdığı gümüş sikkede bu ad kullanılmış. Buradan tüm Avrupa’ya küçük telaffuz farklarıyla yayılıp dilimize I. Bayezit döneminde “Kızıl Kuruş” olarak girmiş ve daha sonraki Osmanlı padişahları çeşitli ağırlıklarda kuruş adlı sikkeler bastırmışlar. Cumhuriyet döneminde de bir Türk lirası yüz kuruş, bir kuruş da kırk para olarak kanunlaştırılmıştır. 1950 öncesi beş ve on para, bu günün on kuruşu büyüklüğünde, bakır karışımı sarı metaldi. Tek başına pek iş görmezdi ama dördü bir araya geldiğinde “kırk para= bir kuruş”  ile o günler adı dosya kâğıdı olan- bir A4 kâğıdı alabilirdik.
Bir kuruşlar kare ile yuvarlak arası yonca yaprağı görünümündeydiler. Adı “tırtıklı/kertikli kuruştu”.  Sonraları ortası delik bir ve iki buçuk kuruşlar çıktı. Bir liralar gümüş oranı yüksek, çapı üç buçuk santim civarında olup “dana gözü” diye isimlendirilirdi. 1950’li yılların ikinci yarısında enflasyon o kadar arttı ki tek parti döneminde basılan madeni paraların ham madde değeri üzerinde yazılı olduğu rakamı kat kat geçti. Yüksek gümüş oranlı bir lira ve elli kuruşlar kuyumcular tarafından daha yüksek bedellerle satın alınıp eritildi. Saf gümüş yirmi beş kuruşlar ise ortası çukurlaştırılıp burma gümüş sap takılarak çay kaşığına dönüştürüldüler. Evimizde bu kaşıkları uzun yıllar kullandığımızı anımsıyorum.
Sonra bir kez daha PARA PUL OLDU.  Ortası delik bir ve iki buçuk kuruşlar tamirciler tarafından toplanarak cıvata somunlarının altında pul olarak kullanılmaya başladı. Çeşitli boydaki metal pulları satın almak daha pahalıya geliyordu… Paramız bir kez daha pul olmuştu;  üstelik metal pul…
İşte böyle bir şeyler… Hatırlayanlarınız var mı?


19 Haziran 2018 Salı

SIFIR


Öğrencilik yıllarınızda hiç değilse bir kere sıfır almış olmalısınız. Mutlaka “Sıfırcı”  lakaplı bir öğretmeniniz olmuştur.  Daha sonraki yıllarda sıfırla işimiz olmadığını sanırız ama o hiç çıkmadı yaşantımızdan.
Kelime anlamı yokluk, boşluk, hiçlik olan ama koordinatın sağında, arttıkça varlık ifade eden bu kavram, paramızın üstünde çoğaldıkça işlem zorlukları yanında ülkemizin saygınlığını da hiçliğe mahkûm ediyordu. Ceplerinde milyonlar taşıyan Züğürt Ağalara dönmüştük.
Sıfırın eski Mısır ve Maya medeniyetlerinde varlığını biliyoruz.  Hint  Matematikçileri MS. 630’larda onunla hesap kolaylığını yeniden keşif etmişler. Onlardan da Araplara geçmiş. Avrupa’ya gelişi ancak 1202’de İtalyan matematikçisi Leonardo Pisano ile olmuş. Sıfırdan yoksun Roma Rakamı kullanıcıları sistemi zorlayan bu buluşa çok direnmişler. Bazen “Şeytanın Rakamı”, bazen “barbarların icadı” denilerek dışlanmaya çalışılmış.  1299’da Araplarla işlemler dışında kullanımı Loncalarca yasaklanmış. 
Dilimizde rakamsal anlamı dışında geniş kullanım sahası var. Sıfırı tüketmek,  sıfırdan başlamak, sıfır almak, sıfırlanmak,  sıfırcı, solda sıfır, sıfır numara günlük konuşmalarımızda o kadar yaygın ki... 
Hiç bir kesimin sıfıra antipatisi yoktu, düşmanlığı da. Ülkede kurumların, kişilerin sağda-solda ayrımına tabi tutulduğu dönemlerde bile sıfırın ne tarafta olduğunu umursamazdık.  Ta ki siyasilerin oy hırsı ve beceriksiz uygulamaları sonucu kâğıt paralarımızın üzerindeki sıfırlar artana değin. 
Liranın itibarını yükseltmek ve bol sıfırların neden olduğu sorunları ortadan kaldırmak amacıyla gerçekleştirilen para reformunun ilk aşamasında Türk lirasından 6 sıfırın atılmasını öngören yasa 31 Ocak 2004'te Resmi Gazete de yayımlandı. 1 Ocak 2005'te de paradan 6 sıfır atılarak,  ismini önüne de (Yeni) eklenerek yeni Türk lirası “YTL” tedavüle çıktı. İkinci aşamada ise 1 Ocak 2009'da ''Yeni'' ibaresi kaldırılarak "Türk lirası" banknotlar dolaşıma sunuldu.
Gençliğimin kâğıt paralarında sıfır bolluğu yoktu. En büyük kupür 1.000 lira idi. Günümüzde en küçük banknot altı sıfır atıldıktan sonra 200 lira.
Aradan 14 yıl gibi bir zaman geçti daha az sıfırlı bir yaşama alıştık mı? Acaba gerçekten altı sıfır atıldı mı?  Emin değilim. Hâlâ daha birçok kesim milyon liralardan, seçim konuşmalarında adaylar katrilyonlardan söz eder durumda. Pazar yerinde mikrofon uzatılan Ayşe Teyze “patatestin kilosunun altı milyona çıktığını” söylüyor! Ayşe Teyze’yi kısmen anlayabiliyorum da, muhalefet sözcüleri sarayın günlük harcamalarını katrilyon ile keza iktidar cenahı bir yatırırım bedelinden bahis ederken katrilyon kullanmayı yeğliyor Bunu anlamakta güçlük çekiyorum. 

İşte kâğıt parada lira- sıfır ilişkisinin utanç verici serencamı: YIL
1931 en küçük 1 lira,  en büyük 1.000 lira- 1lira = 0.47$
1942     “    50 kuruş        “       1.000   “    1  “  = 0.77$
1947     “        1  lira       “        1.000   “    1  “  = 0.36$
1952     “        1   “         “        1.000  “     1  “  = 0.36$
1968     “       2.5 “          “        1.000  “    1  “  = 0.11$
1980     “         5 “          “         5.000  “    1  “  = 0.014$
1988     “       100 “         “       20.000 “     1  “  = 0.00055$
1989     “       100”          “       50.000 “     1  “  = 0.00043$
1991     “    1.000 “         “     100.000 “     1  “  = 0.0002 $
1992     “     5.000”          “     250.000 “    1  “  = 0.00012$
1993   “     5.000”          “      500.000 “   1  “  = 0.000069$
1995  “  20.000”         “   1.000.000“     1  “  = 0.0000048$
1999 "   100.000”          “ 10.000.000 “ 1  “  = 0.0000018$
2001 “ 250.000”        “ 20.000.000 “   1  “  = 0.00000069$
Ve aradan on dört yıl geçtikten sonra günümüzdeki durum;                      
2018’de en küçük 5 lira en büyük 200 lira -1 lira =0.210$
Dilerseniz (000.000) ekleyerek görelim zavallı paramızı;
1.000.000lira ile ancak 0.210 $ veya                                 
1 lira ile 0.000.000210 $ Satın alınabilecek…                    

Direseniz konuyu tatlıya bağlayalım. Eski Türkçe rakamlarda sıfır (.) şeklindedir. Kolaylıkla silinebilir veya görülmeyebilir. Bu nedenle hocalar sıfır verdikleri zaman bunu yan yana veya üst üste üç nokta ile yazarak sağlama alırlarmış. Eski yazı alfabede nokta çok önemlidir. Mesela; yatay bir tırnak şeklinin altındaki tek nokta (B) iken iki nokta (Y) olur. İşte Hoca Efendi camide elindeki metni okuyormuş. Baskıda bir noktanın silik çıkmış olması nedeniyle “abdest alırken yüzükleri oynatın” cümlesini “büzükleri oynatın” diye okuyunca tüm cemaat abdest alırken popolarını sallamaya başlamışlar!   




10 Haziran 2018 Pazar

MENDİL





Naylon poşetten bir tane çekip kullandıktan sonra çöpe atılan, çöp sepeti bulamayanların çaktırmadan bir kuytuya sıkıştırdığı ya da alenen caddeye bırakıverdiği dönemlerden evveldi; mendil diye bir şey vardı. Yüzlerce yıldan bu yana kültürümüze, folklorumuza, edebiyatımıza yerleşmişti o. Küçük, orta, büyük, üç boyda üretilir, kız çeyizlerinde itina ile hazırlanır, köşesine nakışlar, sırmalar, altın işlenirdi. O kadar çok çeşidi,  o kadar çok işlevi ve kullanım alanı vardı ki: Pamuk, keten, ipek mendiller.  Beyaz, renkli, markalı, desenli, düz, kareli… Büyük boyları Yağlık, Çevre, Çember adlarını alır, güneşte, tozda başa, enseye, ağza, buruna bağlanarak koruyucu olurlar, pazardan alınan sebzeyi, meyveyi taşımaya yararlar, icabında abdest, el, yüz kurular, ter silerlerdi. Çok terleyince sırtınıza sokabilirdiniz.  Kemanilerin çene altına o yastık olurdu. Yaralanmalarda ilk pansuman görevini üslenir, göze kaçan kum zerresi mendilin ucu ile çıkartılırdı. Türk gösteri sanatının ilklerinden Meddah’ı omzunda mendilsiz düşünemezdiniz bile. Bir zamanlar hanımların “Mendil Saklama”,  gençlerin “Mendil Kapma”, “Bey-Necip oyunlarında” en gerekli şeydi onlar. Ya illüzyonistler, gözbağcılar hiç mendilsiz olabilir mi, Halay, Bar, Kasap Oyununda başı çekenin eli mendilsiz? Kurban edilecek koyunun gözüne yine o bağlanırdı, gelin almaya gelen atların gem kayışlarına, damat arkadaşlarına verilecek tavukların ayaklarına…
Hanımların çantasından hiç eksik olmazdı. Sadece göz ve dudak silmek için değil; Gelin Görme töreninde ortaya oturtulan yeni gelinin, fasıl guruplarında bir dizi oturtulan Sıra Kızlarının, mikrofon önündeki hanende hanımların parmak aralarında ovularak, bükerek utangaçlık ve sıkıntılarına destek olurlardı.
Beylerin cebinde birden fazla mendil olurdu. Bir tanesi kullanımlık, diğeri her zaman temiz ve ütülü; eli terleyen, gözleri yaşaran hanımlara centilmence sunum için. İyi cins keten ve markalı olması bir statü ölçüsüydü.  Dönemin moda akımına göre; gelişigüzel, bolca sarkıtılarak, katlanıp şekil verilerek veya incecik bir çizgi gibi ceketin üst cebine konulanlar...
Mendil gönül işerinde, yavuklular arasında bir haberleşme, anlaşma gereciydi. Mendilin rengi, nakışı, sunum şekli, taşınma durumu hep şifreli sembollerdi. Mendilin alınması kabul, iadesi ret ve ilişiği kesme anlamlarını taşırdı. Birçok yörede, bugün de karşılıklı olarak “Söz Mendili, Nişan Mendili” geleneği sürmektedir. Bu mendil genellikle saklanılır ve geri gönderilmesi nişanın bozulduğu anlamını taşır.
Mendil eski şarkılarda, türkülerde, manilerde çoklukla kullanılır ve genelde hasret ifade eder, aşkı, gurbeti çağrıştırır. Çalışmak için dışarı gidenler, ceza evindekiler, askerler yârin mendilini koynunda taşır,  onu koklayarak avunurlar.
Yaşantımıza bu kadar giren bir nesne, doğaldır atasözlerine, deyimlere de konu olmuştur.  Sulu gözlüler için “mendili kurumaz” söylemi yerleşmiştir.
Kağıt mendil kullanımının nezle ve benzeri rahatsızlıklarda koruyucu ve hijyenik gücü tek artısı. Ama  “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu.” Çok tanıdık bir gereç daha her şeyiyle, hızla kaybolup gitmekte hayatımızdan…
Tren garlarında, iskelelerde, otobüslerin hareketinde sallanan mendiller görüyor musunuz hiç?
Gençler; hiç umutlanmayınız. “Üsküdar’a giderken bir mendil” bulmanız hiç olası değil. Düşürülen, kebapçı reklamlı,  Kolonyalı Mendilin hiç de romantik ve şiirsel bir yanı yok. Siz iletişimi çet’leşmekte arayınız, alıştığınız gibi.
Anılar biz eskilere yeter…
“Mendilim sende kalsın, sil gözünün yaşını.”  


                                                                              CEMİL  BUBİK                                                  ...