19 Ocak 2018 Cuma

SEVGİ

         
                   
 Sevgili dostlar;
Sevgi; Allah’ın insana kendi ruhundan üfürdüğü bir İlâhi haslettir. Çünkü Ulu Yaradan sevgidir. Âlemleri sevgi ile yaratmıştır. Bunun için sever, hoş görür, bağışlar, korur. Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde sevgi tavsiye edilir, sevgi emir edilir.  Esasen semavi olsun, felsefi olsun bütün dinler sevgi temeli üzerine binâ edilmişlerdir. Hz. İsa “Düşmanınızı seviniz.” der. Cenab-ı hak, Kuran’da peygamberine “Habibim” yani sevgilim diye hitap eder.  Bu hitap peygamberin örnek şahsında insana da hitabıdır.  Bu yüzden denilebilir ki; “Sevmek bir ibadettir.”
Neleri ve kimleri sevmek?
Tabii ki önce kulluk görevi olarak Allah’ı sevmek. Peygamberini sevmek. Doğayı sevmek, hayvanları sevmek, insanı sevmek. Yani Yaradan’ı ve yaratılmışları sevmek.
Şair; “Severim her güzeli, senden eserdir diyerek” diyor.
İşini, çalışmayı sevmek. Başarıyı sevmek. Kendini sevmek. Parayı sevmek. Baklavayı sevmek, içkiyi, sigarayı sevmek... Sevilebilecek pek çok şey var da doğru olan iyiyi ve güzeli sevmek. Ve her şeyde olduğu gibi, severken de ölçüyü bilebilmek, ölçülü olmak.
Çocuğumuzu sevelim, çok sevelim. Amma bu onu şımartıp karakterini bozacak seviyelerde olmamalı. Yutup yok edecek kadar sevmeyelim çocuklarımızı.
İşimizi sevelim. Fakat bunu her şeyin önünde görüp, işle evlenerek, evimizi, ailemizi, eş, çocuklarımızı ihmal etmeyecek bir ölçü ile.
Başarıyı sevelim de, bununla gururlanıp dostluğu unutacak kadar değil.
Parayı sevelim. Ama paranın esiri olmadan. Para bir araçtır; iyiye, güzele ulaşmak için, insanlığa faydalı olmak için, hayır yapmak için bir araç...
Dünya nimetlerini ve hayatı sevelim bunlardan faydalanalım da şükür etmeyi unutmadan.
Sevgi tükenmez bir hazinedir. Allah’ın yansıtılmak üzere insanlara bir lûtfu.  Onu hapis etmeyiniz, dağıtınız, paylaşınız. Tükeneceğinden korkmayınız. Paylaşıldıkça artan nadir şeylerden birisidir sevgi. Tıpkı ilim gibi.
Maliye binalarının duvarlarında. “Vereceğiniz her kuruş vergi, size hizmet olarak geri dönecektir.” yazar. Ödediğimiz vergiler geri dönüyor mu?  Bilmiyorum, ama vereceğimiz her sevgi parçası, sizi temin ederim, katlanarak geri gelecektir.
Sevgi ile dikilip bakılan bir çiçeğin nasıl çabuk geliştiğini izlemişizdir.  Botanikçiler bir gülfidanının çeşitli yerlerine elektrotlar bağlamışlar ve bunları bir ekrana yansıtmışlar. Elinde top koşarak gelen bir çocuk yaklaştığında çiçekten ulaşan dalgalar zikzaklı, kesik çizgili ve heyecanlı görüntüler verirken onu her zaman sulayan, okşayan kişi yaklaştığında çizgiler, tatlı kavisli, düz ve huzurlu oluyormuş.
Uzmanlar; “Bitkilerinize sevgi dolu sözler söyleyiniz, anlayacaklardır.” Diyorlar.
Anadolu’da hâlâ yaygın bir deyim vardır, “Karı döşekte çocuk beşikte sevilir.” Benim çocukluğumda sevgi gösterilmezdi, şimdilerde gösteriliyor. Sevgimizi gösterelim. Ama sevgi sadakattir. Bütün bir yıl ihanet içeresinde olup,
 St.  Valentin günü bir demet çiçek alıp gitmekle sevgi gösterilmez. Bu sadece özenti ve gösteriştir.
TV’de izliyorum; sevgililer, eşler, arkadaşlar en galiz kavgaların ardından “seni seviyorum” diyorlar, bitiyor, hiç bir şey olmamış gibi. Seni seviyorum demekle sevgi gösterilmez.  Son zamanların modası; Kadın, erkek, genç, ihtiyar herkes birbirini tuttuğu yerde öpüyor.  Hemen arkasından az evvel öptüğü kişi hakkında hoş olmayan laflar veya temenniler edebiliyor. Bu sevgi gösterisi değil olsa olsa mikrop pazarlamacılığıdır.
Sevginin gerçek ifadesi, güler yüzle olur, alçak gönüllülükle olur, hoşgörü ile olur, saygı ile olur. Cemiyet olarak hoşgörülü insanlarız da nedense, hoşgörümüzü göstermekte cimriyiz. Bunu ancak, en sonunda, pişmanlık anında hatırlıyoruz.
Sevgiyi mutlaka, ama mutlaka saygı ile eşleyelim. Saygısız sevgi kuru dere yatağıdır.
Mutlu evliliğin yarım asrını idrak etmiş biri olarak; evlenecek yakınlarıma bir tavsiyede bulunurum. “Mutluluk için, lütfen biri birlerinize saygılı olun” derim. “Sakın bir kere ile bir şey olmaz demeyiniz, bir kere saygısızlık ikinciyi, üçüncüyü getirir. Keçi geçer yol olur. Amiral bir kere yara aldı mı gemi batmaya mahkûmdur.” derim. Saygı bitti mi geriye kalan sevgi değildir. Riyâ’dır, yapmacıktır, iki yüzlülüktür.
“Sabah evden saygı ve sevgiyle uğurlanan eşin işindeki huzuru da başarısı da kısmeti de rızkı da başka olur. Akşam eve gelişte, saygı ve sevgi ile karşılanan eşin evdeki huzuru, çocuklarına şefkati, eşine yaklaşımı farklı olur” derim. Şimdi erkek çalışıyor, kadın çalışıyor, kadın ve erkek çalışıyor, buna daha çok ihtiyacımız var.
“İnsanın sinirlendiği zamanlar olacaktır. Eşinizin, patronunuzun, şefinizin, işçinizin sizi kızdıracak davranışları olabilir: Buna cevabınızı hemen vermeyiniz, oradan uzaklaşıp bir sigara içtikten sonra veya bir sigara içimlik zaman geçirdikten sonra cevabınızı veriniz, o zaman seçeceğiniz kelimeler de, sesinizin tonu da, mimikleriniz de daha farklı, daha yumuşak, daha akılcı olacaktır.” “Özür bildirmeyi biliniz” derim. Özür bildirmek küçüklük değil, tam aksi büyüklüktür. Ama duyarak, pişman olarak. Otobüste nasırınıza yüz kiloluk cüssesi ile basıp sonrada ruhsuz “özür dilerim” diyenler gibi değil...
Çağımızın her yönü ile büyük kişilerinden rahmetli İsmet İnönü’ye evliliklerinin ellinci yılında sormuşlar, ”Mevhibe Hanım ile bu mutlu evliliği nasıl başardınız?” “O sinirlendiği zaman ben sustum, ben sinirlenince o sustu ”diyor.
Susmak bazen bir meziyettir. Sözlerimi yine Hz. Muhammet’in bir hadisi ile bitirmek istiyorum; 
“Ya hayır konuş ya da sus.”

Ve sevgimin ifadesi olarak da saygılarımı sunuyorum okurlarıma. 

17 Ocak 2018 Çarşamba

MİLLİ BAYRAM İPTALLERİ

                                                             Rahmetli Refik Koraltan
Milli bayramlarımızın iptali olayı ile ilk kez 1960 yılı 19 Mayısında karşılaştık.
O yıl 23 Nisan törenlerinde rahmetli İsmet İnönü’ye törenlerde coşkun tezahürat yapılmıştı, hipodromdaki gösteride.  Kısa süre sonra 555K (gençliğin 5. Ayın, 5. Günü, saat5’de Kızılay’da buluşalım parolası ile tertiplediği toplantı.) olayı ile iktidar partisi yöneticileri aleyhte tezahürata muhatap oldu. Hükümet iki hafta sonraki 19 Mayıs töreninden ve bu törende yine İsmet Paşa’ya yapılabilecek sevgi gösterilerinden ürkerek 19 Mayıs Gençlik Bayramı törenini iptal etti.
O akşam Meclis Başkanı Refik Koraltan İçtiği iki kadeh rakıda Atatürk’ü hatırlar.
“ Yahu bugün 19 Mayıs Mustafa Kemal Samsun’a çıkmıştı. Onu bir ziyaret etmem gerekli.”
Kendisi Milli Mücadele yıllarında Konya’da Kuvva-i milliye bünyesinde çalışmış, Birinci Dönem ve ardından uzun süre Millet Vekilliği yapmış, Atatürk’le yakın çalışma içeresinde bulunmuş ve 1950ı yılında DP’nin dört kurucusundan biri olmuş bir politikacıdır. Narsist (kendini büyük görme hastalığı) karakteri ile tanınır.
Ankara’da sıkıyönetim vardır. Komutanlığa telefon eder, Anıtkabir’i ziyaret arzusunu bildirir ve gider. Lahittin karşısında şapkasını çıkartır, selam durur.
Espri tertipli anlatıma göre; sonrasını bir sütunun arkasındaki teğmen naklediyor1
Yüksek sesle;
 “ Karşında Koraltan duruyor, Atam, bak.
Hậlậ o eğilmez başı dimdiktir efendim.
Bir ses ver şanlı adından Atam, sana geldim.”
Bir ses duyulur kubbeden;
“Hassiktir efendim.”

Rahmetli Atatürk nazik insandı. Sağlığında bu ifadeyi  “efendim” siz kullanmazmış. 

15 Ocak 2018 Pazartesi

ÇEŞME



         Küçük hanımların, günümüzde vazgeçilemez aksesuarı, ellerinde pet su şişeleri ile                               dolaştıkları dönemlere kadar sokak çeşmeleri sıcak yaz günlerinin en hareketli mekânı 
         idiler. 

İlk çağlardan bu yana tapınakların önlerine, saray önü alanlara daha sonraları şehir meydanlarına abidevi çeşmeler yaptırmak yönetimlerin kudret ve zenginlik göstergesi olmuştur.  Birçok Avrupa şehrini gösterişli çeşmeler süsler. Türk-İslâm sentezinde de çeşmelerinin ayrı bir önemi vardır. Su getirmek, çeşme yapmak ve onarmak “sadaka-i cariyedir.” = (işleyen sadaka) -İslam inanışında kişi ölünce amel (hata sevap işlemleri) defteri kapanır ama cami, çeşme, yol, köprü gibi kalıcı hayırlar bırakanların, insanlığa faydalı işlemler ve araçlar bırakanların, cemiyete hayırlı evlat yetiştirenlerin amel defterleri ölümlerinden sonra da açık kalır ve sevap yazılmaya devam edilir.-
Selçuklu ve Osmanlı Sultanları, Kadınları, Vezirler, Paşalar ve varlıklı kimseler cami avlularına, hamam duvarlarına, meydanlara, mahallelere sokak çeşmeleri ve sebiller yaptırmışlardır. Bunlar genelde pınarlardan künklerle getirilip arkasındaki depoda biriktirilen, üstleri saçaklı veya sundurmalı yapılardı. Bir veya daha fazla musluğu olurdu. Devamlı akan; burmalı, kapatılabilen, lüle veya sert yumruk darbesi ile açılıp bir süre sonra içindeki yay marifeti ile kapanan sarı döküm musluklar benim çocukluk dönemime kadar yetiştiler.
Şehirlere akarsu şebekelerinin döşendiği dönemlerden sonra sokak çeşmeleri yapmak belediyelerin görevi olmuştur.  Bursa'da köşe başlarında, çarşılarda Fransız yapımı demir döküm, şık çeşmeler çok yakın zamanlara kadar mevcudiyetlerini korudular.
Evlerinde su bulunmayanlar sabah erken saatlerde bakraçlar, güğümlerle mahalle çeşmelerinin başında sıraya girer, hanımlar arası sohbetler burada başlar, kız seçmeler, yeni evlilikler burada şekillenir, zaman zaman sıra kavgaları çıkar, yaralanmalı arbedelere kadar varırdı bu. Bazı evlere sırtlarındaki sırığın iki ucuna takılı tenekelerle veya at, eşeksırtında, arabalarla su servisi yapan “Sakalar” vardı. İçme veya kullanma suyu taşıyan mahallenin sakası her evin bahçe veya giriş katındaki, küpün, sarnıcın, deponun yerini bilir, ev sahibinin yanında olmasına gerek kalmadan dolumu yapar dönerdi. Günün su ihtiyacı için ise evvelce belirlenen pencere veya ağaca bir mendil asılması yeterli idi mesaj iletmeye... Sakalık meslek olma dışında, Yeniçeri Ocağında sınıf, tarikatlarda bir aşama ve rütbe idi. 
Kentler arası yollarda bir durak mesafede mutlaka hayvanları ve yolcuları sulamak için yalaklı çeşmeler vardı. Çocukluğumda, eski araba ve kervan yolları hâlâ kullanılmakta idiler. Bu yol güzergâhlarında beyaz badanalı, yalaklı çeşmelere sıklıkla rastlardık.1950 sonrası Marshall yardımı ile gelen iş makinaları marifetiyle  önceleri genişletilip ıslah edilerek hizmete devam eden bu yolar, yeni kara yolları ve oto yollar yapıldıkça birer birer terk edildiler, kuş uçmaz kervan geçmez yörelerde kaldı çeşmeler.
         “Leylâ gelin oldu, Mecnun mezarda.
          Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda.
          Ateşten kızaran bir gül arar da,
         Gezer dağdan dağa Çoban Çeşmesi.”[1] 
Diğer yapıtlarda olduğu gibi çeşmelere de, hayır sahibini, mimarını, inşa tarihini belirten kitabeler konulurdu. Her biri ayrı bir hat sanatı olan bu yazıtlarda Kurandan ayetler;  “Küllü Hay yün min el mâ.”, Veciz beyitler; “Hasbeten Lillâh yaptırdı bu çeşmeyi Hasîp.”, hayır sahibine Fatiha temennileri yer alırdı.   Sonradan eklenmiş levhalar;  “ Bu çeşme öyle ki, akarı var tası yok. Kırma insan kalbini yapacak ustası yok.”




[1] Faruk Nafiz Çamlıbel

12 Ocak 2018 Cuma

Piyango

                             
Çocukluğumuzda gökyüzünden nadiren geçen uçaklara doğru “TAYYARECİ BİLET AT” diye bağırmakla gökten bilet düşeceğini sanırdık. Ne düşeceğini tam bilemediğimiz bu bilet olsa olsa “Tayyare Piyangosu Bileti” olmalıydı. Daha adı sonradan uçak olan tayyare ile yolculuk o kadar yaygın değildi ki… Zaten geçen tayyareler daha çok askeri keşif ve topçu uçaklaraydı ve tabii pervaneli idiler.  Alçaktan uçtuklarından içindeki pilotları bile görürdük.  Sonraki yıllarda çok yükseklerden uçan ve ardı sıra beyaz iz bırakan uçakları uzun süre “uçan daire” diye kabullendik.  Daha sonraları öğrendik ki; onlar “tepkili uçak” dı, ve jet motorlu idiler.  Arklarındaki iz de egzoz dumanı değil buz kristalleriydi… Öğrenmenin sonu ve yaşı yok ki…
Gelelim Tayyare piyangosu biletine. 1926 yılında Donanma Cemiyetinin uhdesinde olan piyango tertip etme yetkisi özel kanunla Türk Tayyare Cemiyetine verilmiş, İsmi sonradan Türk Hava Kurumu Tayyare Piyangosu’nun adı da 1940 yılında Milli Piyango olarak değiştirilse de yakın zamanlara kadar de halk söyleminde Tayyare piyangosu olarak kullanılmıştır. Mülkiyetleri Tayyare Cemiyeti’ne ait olan İzmir ve Bursa’daki Tayyare Sineması da adını buradan alır. İstanbul’daki Tayyare Apartmanları da...
Avrupa’da geçmişi çok eski olan piyango konusu Türkçe yazılı metinlerde ilk defa 1792 yılında Ebubekir Ratip efendinin Nemçe Seyahatnamesinde “Lotarya” diye geçmiş. Gerçek piyango ise 1856’da Ermeni Katolik Kilisesince ev ve arsa ikramiyeli olarak düzenlenmiş.  Daha çok ülkedeki azınlıkların itibar ettikleri piyango 1857’de yasaklanmış fakat 1861 yılında Abdülaziz tarafından yeniden serbest bırakılmış. Daha sonraki yıllarda İzmir’de Islahhaneye, 1898’de Girit şehitleri ailelerine yardım, 1906’da Balkan göçmenlerinin iskânı gibi yardım gayeli ve önceleri eşya sonraları nakit ikramiyeli piyangolar tertiplenmiş. 1917’de ise donanmaya yeni gemiler, 1926’ da orduya uçak alımı ve pilot yetiştirilmesi gibi milli gayeler ve bütçeye katkı şekli olarak yaşamımıza girmiş.
Önceleri Rumeli Demir Yolu tahvillerinin piyango ile itfası ve 10 çekimlik farklı formattaki kuponlar iken 1940 yılında çok renkli klasik şekline kavuşan biletler; mevsimler, özel günler, sosyal tarihimiz, saraylar ve müzelerimiz, illerimiz gibi konularla farklı dizaynlarda basılmış.
1940 Yılbaşı Milli Piyango tam bileti 10 lira, en büyük ikramiye ise 50.000 lira. 1968 yılbaşı büyük ikramiyesi 60.000 lira İsmet İnönü’ye isabet etmiş.  1970’de 100 liraya, 80’de 400, 90’da 60.000 liraya çıkan tam bilet 2000 yılına gelince 6 milyon liraya yükselmiş. Doğumundan bu yana ülkedeki enflasyon oranını gösteren değişik bir kaynak değil mi? Bu yıl bilindiği gibi tam bile 60.- , büyük ikramiye 61 milyon lira idi.
Son yıllarda şans oyunlarında çok sayıda alternatif ortaya çıkmış olsa da Milli Piyango bir yılbaşı nostaljisi olma özelliğini korumakta. Televizyonun olmadığı yıllarda da yılbaşı gecesi saatler 12’yi geçince radyodan talihliler açıklanırdı. Heyecanla beklerdik. Şimdi olduğu gibi farklı illerden bilet aldırmakla şansın artabileceğine inanırdık. İstanbul biletleri her zaman revaçta idi. Özellikle bu gün de olduğu gibi Nimet Abla gişesinden veya isimleri ve uğurları günümüze ulaşamayan Cüce Simon, Uzun Ömer ya da her üçünden. Seyyar bayi Cüce Simon’un abonman müşterileri onun istihkakını bir iki günde bitirirlerdi. Uzun Ömer ise 2.25 metrelik boyu ile Galata Köprüsünün altında, Adalar iskelesinin karşısındaki küçücük gişesine zorlukla sığarak kısmet dağıtırdı, 1960 yılında ölümünden sonra 56 numara ayakkabılarının teşhir edildiği gişesi birkaç yıl daha adını korudu. Galata köprüsünün sökülmesinden sonra ise adı anılarda kaldı sadece. Yaşamı basketbolun popüler olduğu dönemlere rastlasa idi belki eski bir milli olarak anardık onu.
Milli Piyango deyince bizim kuşağın aklına gelen ikinci ve değişmez imaj İhap Hulusi (Göney) dir. Biletlerin sağ alt köşesindeki bir üçken ve altında İstanbul yazılı imzası ile çok uzun yıllar ülkenin tek grafik sanatçısı idi. Tayyare ve Milli Piyango organizasyonları için toplam 45 yıl çalışmıştı... Tıpkı posta pullarında olduğu gibi o dönemin izlerini biletlere yansıtmıştı: Örneğin erkekler takım elbiseli, kasketli bile olsalar kravatlı, kadın erkek, çocuk çağdaş giysileri, güleç yüzleriyle dinamik insan figürleri olarak biletlerde yer almışlardı. Kısaca Cumhuriyet’in görmek istediği bireyin görüntüsünü kullanarak, belleklere yerleştirerek yaygınlaşmasını sağlanmıştır. İhap Hulusi.
Akbaba Dergisinin sahibi Rahmetli Yusuf Ziya Ortaç 1960’lı yıllarda yayınladığı “Bizim Yokuş”  adlı eserinde İhap Hulusi’den bir anekdot nakleder;
“Kırk yıldan fazla devlet dairelerine, belediyelere, iktisadi devlet teşekküllerine grafik çizdim. Her seferinde dört beş eskiz yapıp sunardım Hiç yanılmadılar daima en kötüsünü seçtiler”.  Ben de, bu yazıyı okuduğum elli yıldan bu yana resmi işlemlerin seçimlerinde İhap Hulusi’nin hiç yanılmadığını gördüm ve rahmetle andım O’nu!
Yıllar sonar çocukluk dürtü ve arzularımız Vecihi Hürkuş ile gerçekleşti. Bursa İstanbul arasında bez kanatlı 7 kişilik uçakları ile yolcu taşımacılığı yapan bu öncünün seferleri yasaklanınca İstanbul’dan günlük gazete taşımacılığı yanında reklâm faaliyetlerine de başlamıştı. Bursa üzerinde uçarak renk renk, küçük reklâm bildirileri atar ve çocuklarca kapışılırdı.
Ülkede reklam sektörünün tırmanmaya başladığı yıllardı. Yerli ürünler reklamlarının öncüsü Rahmetli Necip Akar’dır.  Kent duvarlarında, eczane camlarında ve gazetelerde “Gripin”in ardından “Opon”, “Puro Sabunları”, “Fay” gibi müstahzarların resimli tanıtımlarını kanıksadık. 
Ardından radyo reklamları başladı; “Grundik teyp Bak Bak’da, Bak Bak Yüksek Kaldırımda”ydı… Ve de sinemaya girdi reklam. Esas filmden önce dünya haberleri gösterilirdi. Bir gün bunlardan sonra Rıdvan Umay firmasının revü kızları ile reklamını yaptığı bir kısa filmle karşılaştık. Bu Firma Sirkeci’de ev eşyalarını üstelik taksitle satıyordu.  Filmde Revü kızları dans sırasında müzik eşliğinde firmanın adını anıyor.  Finalde arkalarını döndüğünde popolarındaki harfler Rıdvan Umay ismini tamamlıyordu. Gösterinin bir yerinde hepsi sağ el işaret parmaklarını sallayarak iki üç kez firmanın adını tekrarlıyorlardı. İstanbul’da bir sinemanın prömiyerinde balkondaki birkaç genç bu noktada toplu olarak bağırmışlar;
-Sizi kim öptü?
-Rıdvan Umay, Rıdvan Umay…


7 Ocak 2018 Pazar

KUMBARA

Bizler “Yerli Malı ve Tutum Haftası”, La Fontaine hikâyeleri ile büyütüldük. O yıllar tasarrufun simgesi kumbara idi. Tutum haftası, kumbarası olanlar sınıfa kumbaraları ile gelirdi. Sınıflarca bankaya gezi yapılır, çocuk gürültüsü içerisinde, banka müdürünün ilgisinde, veznedar bir tomar anahtarı deneyerek kumbaraları açar, madeni paralar ayrılır, bükülerek rulo haline getirilmiş banknotlar açılıp düzeltilir, sayılır, hesaplara kayıt edilirdi.   Resim dersinde kumbara çizer, el işi dersinde çay kutularından kumbara yapar, üzerini elişi kâğıdı ile kaplardık. Şiirlere okul şarkılarına girmişti kumbara:
“Al eline bir kumbara,
At içine az az para.”
Çok çeşitleri olurdu kumbaranın. Çömlekçilerde satılan, çamurdan yapılmış, üstü para delikli, türlü modellerdekiler, benzerlerinin camdan olanları, küçük bir konserve kutusu gibi tenekeden olanlar...  Bunlar dolunca, yere vurup kırılmak veya tenekelerin kesilmesi sureti ile biriken paraya sahip olunan tek kullanımlık tiplerdi. Ama kumbara denilince çağrışım yapan İş Bankasının parlak metalden elips tabanlı, üstü saplı prizması idi. Ziraat Bankasının bir cep kitabı görünümünde, metal ama üstü cilt bezi kaplı kumbaraları vardı. Bunların bozuk para deliklerinde paranın geri gelmesini önleyen yaylı bir mekanizması vardı ve bıçak vs. sokmakla parayı geri ala bilemezdiniz.         1950’li yıllarda Ziraat Bankasının kumbaralı saatleri çıkmıştı. Her gün haznesine yirmi beş kuruş atıldığında otomatik kurulan, aksi halde duran masa saatleri idiler.
O yıllarda kurulan Yapı Kredi Bankası beyaz bakalitten küçük bir villa şeklinde bir kumbara çıkarmış bunu yapı tasarrufu programı ile endekslemişti. Evlerin büfelerinde, sehpa üstlerinde biblo görevi de görürlerdi.         
 Zaten Osmanlı Bankasının dışında başka banka da yoktu ülkede, bölgesel olanların dışında. Onların da kumbaraları yoktu. 

Bursa’da Heykel önündeki İş Bankasının kumbara şeklindeki meydan saati 90’lı yıllara kadar hizmet vermişti.

1956’da enflâsyonist politikanın etkisi ile madeni paralar kıymet kayıp ettikçe kumbara da cazibe yitirse de mevcudiyeti 70’li yıllara kadar devam etti.  O yılardan sonra kumbarada, bankada, yastık alındaki paraların çok kısa sürelerde pul olması, tasarrufu olanları, yasal olmasa da, döviz biriktirmeye yöneltti.  Özal döneminde dövizin serbest kalması, Türk Lirasının itibar kaybı ile geldiğimiz süreç ise hepimizin malûmu. Çocuklarım dövizle oynadılar, Yerli Malı Haftasında yemiş, pestil, dut kurusu değil, ithal muz, kivi götürdüler okula. Tutumun ise ne haftası kaldı ne kendisi...
Ya kumbara? Benim gibi “masalcı amcalara” konu oldu ancak...


27 Aralık 2017 Çarşamba

YENİ YIL


Önümüzdeki Pazar hafta bitiyor ama 2017’de bitiyor. Pazartesi yeni bir yıla giriyoruz. Sağlıklı, huzurlu, bereketli, dünyaya barış umutları veren bir yıl diliyorum.
Çocuklukta yeni yıl beklentisinin sevinç ve heyecanı vardı. Takvimlerde artacak her rakam, büyümenin gurur ve hazzını getirirdi. Bu gün ise biten her yıl organlardaki gerilemenin sıkıntısını, sona yaklaşmanın işaretini verir oldu.
Çocukluğumun gazetelerinde yeni yılın ilk sayısı her günkünden farklı ama her 1 Ocakta benzer tertipli birinci sayfa ile çıkardı.  Tam sayfada renkli olarak; yaşlanmış, sırtı kamburlaşmış, eli bastonlu eski sene, üzerinde bombalar patlayan yer küreyi terk ederken yukarılardan veya sonsuz gibi görünen bir merdivenden küçük bir bebek olan yeni senenin hiç tanımadığı, bu badireler dolu dünyaya gülücükler saçarak gelişi resmedilirdi. Bazen Noel Baba figürü de eşlik ederdi bu kompozisyona. Bizler de yılın ilk haftası resim dersinde ev ödevi olarak verilen “yeni yıl” konusunda bu kompozisyonlardan kopya çekerdik. Daha sonraki sayılarda veya hafta sonu eklerinde geçmiş yılın önemli olaylarını, kişilerini kronolojik olarak sıralama ve hatırlatma geleneği halen devam etmekte. Hatta TV programları bu diziyi görsel olarak sunmaktalar.
İnsanlar çok eski yıllardan bu yana belli periyotlarla süregelen doğa ve gök olaylarını gözlemiş, değişimin başlangıç ve bitim zamanını belirleme gereğini duymuşlardır. Doğal olarak, güneşe veya aya endeksli 12 aylık (nadiren 13)  zaman dönümünü yeni yılın başlangıcı olarak kabul etmişlerdir. 
 Eski Roma’da rahiplerin vergi ödeme tarihlerini diledikleri gibi saptadığı yılbaşı; Jül Sezar tarafından MÖ. 45 yılında 1 Ocak olarak sabitlenmiştir.  1582‘de Papa Gregorius XIII tarafından revize edilerek Gregoryen takvimi adını alan sistem de yılbaşını 1 Ocak olarak benimsemiştir. İngiltere Parlamentosu 1752’de bu takvimi kabullenerek 25 Mart olan yılbaşını 1 Ocağa çekmiş, 1918’de Rusya, 1923’de Yunanistan bu uygulanmaya katılmıştır.
İslamiyet öncesi Türk kavimlerinde 12 aylık güneş takviminde her ay ve her yıl farklı bir hayvan ismi taşır ve yeni yıl sıçgan (sıçan) ayı ile başlardı. Müslümanların kullandığı ay esaslı Hicri Takvim Hz. Muhammed’in ölümünden sonra günlerin hesaplanmasında doğan bazı anlaşmazlıklar üzerine Hz. Ömer tarafından tanzim olunmuş bir sistemdir. Başlangıç tarihi olarak 17 yıl evveli,  hicreti esas alıp yılbaşı da Hz. Alinin teklifi ile hicretin vaki olduğu Muharrem ayı olarak benimsenmiştir. Ki; miladi tarihle 16 Temmuz 622’ye tesadüf eder. Müslüman ülkeler başlangıçta bu takvimi ve yılbaşını benimsemekle beraber Abbasiler farklı bir takvim, Selçuklular Celâli takvimi, 1302’de Gazal Han döneminde yılbaşını Nevruz      (21 Mart) olarak kabul eden takvimi kullandılar.  O günden bu yana Afganistan’da ve 1925’ten bu yana İran’da Nevruz resmen yılbaşıdır. Osmanlılar uzun yıllar Hicri Takvim ve 1 Muharremi yılbaşı olarak kullandılar. Karşılaşılan bazı güçlükler neticesi1740’da dini günleri hicri, mali olaylarda yılbaşını 1 Mart olarak belirleyen Rumi Takvim yürürlüğe girdi. 1917’de Miladi Takvim kabul edildi. Cumhuriyetten sonra, 25 Aralık 1925’te kabul edilen bir kanunla 1 0cak 1926’dan itibaren Gregoryen Takvim yürürlüğe girmiş,  üç yılbaşılı üç takvim karmaşasına son verilmiştir. Yine de eski nüfus kayıtlarında veya mezar taşlarında 1318 doğumlu 1992 ölümlü 674 yıl yaşayan insanlara rastlıyoruz!
Miladi takvim Hz. İsa’nın doğumunu takvim başlangıcı olarak kabul eder ve bütün tarihi kayıtlarda MÖ.- MS. Simgeleri münakaşasız kabul bulur. 1 Ocağın yeni yılın veya miladi takvimde 1 yılının başlamasının, İsa’nın doğum tarihi olan 24 Aralık günü ve Noel yortusu ile bir ilgisi yoktur. Noel kutlamaları 28 Kasımda başlayıp art arda dört hafta, dört Advent’le süregelen ve 24 Aralıkta sona eren kutsal günlerdir.     Esasen doğu Hıristiyanları 354 yılına kadar Noel yortusunu 6 Ocak tarihinde kutlamakta idiler.
Noel yortusu dolayısıyla süslenilen ve ışıklandırılan Noel Ağacı ilk defa 1605’ de Almanya’da yazımlara girmiş, XIX yy. ortasında Fransa’ya oradan batı ülkelerine yayılmıştır. Yılbaşı ile ve yılbaşı kutlamaları ile bir bağlantısı yoktur.  Yine Hıristiyanlarca Noel gecesi (25 Aralık) Noel çamı dibine uslu çocuklara şekerleme ve oyuncak bırakan Noel Baba (yaramaz çocuklara ise Kırbaççı Baba tarafından değnek bırakılır) ile yılbaşının dinsel ve tarihsel bir ilgisi yoktur.  Yirminci yüz yılın tüketim ekonomisi birbirine yakın Noel ve yılbaşı kutlamalarını hediyelik eşya satımı ve ekstra harcamalar için çok iyi kullanmış ve bırakınız batı âlemini dünyanın büyük bir kesinimde aralık ayını en yüksek cirolara ulaştırma başarısına erişmiştir.
Prof. Muazzez İlmiye Çığ Hanım’ın anlatımıyla;  çam ağacı süslemek tamamıyla Türk âdetidir. Türkistan'da hayali bir ağaç varmış, yerin göbeğinden göğe kadar yükseldiği tasavvur ediliyor. Adı  “hayat ağacı” ve bu ağacı başka yerde yetişmeyen, kışın da yeşil olan Akçam temsil ediyor.  Bir Akçam’ı getirip eve koyuyorlar, altına o sene Tanrı onlara güzel şeyler ve güzel bir yaşam verdi diye O’na hediyeler, dallarına da ertesi sene için niyaz ettikleri, adak olarak istedikleri şeyler için paçavra veya kurdele koyarlarmış. O günlerde büyük bayram, şenlik yapıyorlarmış. Aileler toplanır, büyükler ziyaret edilir, özel yemekler yenilir, güzel elbiseler giyilirmiş.( Nardugan Bayramı)  Bu adet Türkler yoluyla Avrupa'ya geçmiş.
Ülkemizde tamamen Hıristiyan âdeti olan Noel Çamı süslemesi özentisi ve Noel Ayini için St. Antuan Kilisesini kendi cemaatine yer bırakmayacak bir saygısızlıkla doldurma gayretini ise anlamak imkânsızdır.
Kanımca; iyi günü ile kötü günü ile geçmiş bir senenin ardından yeni bir umut, yeni bir beklenti, yeni bir rızk ile gelmesi temenni edilen Yeni Yılı neşe içinde karşılamak, aile bireyleri, dostlar, arkadaşlar ile birlikteliğe vesile kılmak niyeti ile yapılan, yeni yıl kutlama ve toplantılarını Hıristiyan inanışları ile endekslemek olası değildir. 
Eğlencenin şekli ve dozu ise inanış ve anane ekseninde bireylerin tercihidir.
Nice yeni yıllara...

 



23 Aralık 2017 Cumartesi

MAHALLE III-

           “Günler kısaldı... Kanlıca'nın ihtiyarları
            Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.”
            Y.K.Beyatlı
           
       
Enkaz kamyonları meydanlıkları ve beraberinde BİZİM OYUNLARIMIZI da götürüp yok etmeden önce Bizim oyunlarımız vardı. Genelde aynı yaş guruplarının katılımı ile oynanan...  Oyunlarımız yöresel farklılıklar gösterse de benzer karakterleri taşırlardı.
Grup Oyunları ebe seçimi ile başlar; ya her parmağa bir oyuncunun adını verip parmak seçmekle ya “ Aya maya kumpanya. Bir şişe şampanya.” Özel bestesini söyleyerek, bir halkanın merkezine birlikte salladığınız ellerinizi avuç içiniz yere veya havaya bakarak durduğunuzda, çoğunluktaki benzer pozisyondakilerin ayıklanıp sona kalanın ebe olması ya da sayma ile yapılır. Birisi halka olan kızları önce ağzına soktuğu işaret parmağı ile göğüslerine dokunarak ve her hecede bir sonrakine geçerek çeşit tekerlemelerle sayar.  Cümlenin bitimindeki kişi çıkar. Sona kalan ebedir.
“Oooooo iğne miğne ucu diğne...”,“Yüzbaşının atları kişniyor...” vb. Erkeklerin saymaları biraz kabadır.  “Kim osurdu, bit osurdu. Yongalandı yola düştü. Pancar pişti burnu şişti. Fransız tos: ingili badem pos...”                                                                          Hile Olasılığına karşı saymaya yerden, havadan ve duvardan başlama yolları vardır          Başka ilden gelen her yeni çocuk yeni bir oyunu veya bilinen oyunların farklı bir versiyonunu da beraberinde getirir. Veya sizin ilinizde bulunmayan bir marka gazoz kapağını. Gazoz kapakları, yere çizili bir üçken içeresine yan yana dizilir. Her oyuncu için eşit sayıda ve kıymette. İki üç metre uzaktan sıra ile atacağınız kaydırak taşı ile çizgi dışına çıkartacağınız kapaklar sizin olur.  Küçük kupür kapağınız yoksa, Binlik bir Fertek gazozu kapağı bozdurursunuz. Birçok ellilik Kızılay, beşlik Bira, birlik sarı kapağınız olur.  Üst boyası çizilip matlaşanlar değer kayıp eder, aynen para gibi.
Sigara kapağı da tıpkı böyle oynanır.  O zamanlar sigaralar üstten açılan mukavva kutularda satılırdı. Baskılı üst kapaklarını biriktirirdik. En çok bulunan kahve renkli Bafra Maden,  sonra Hanımeli, Gelincik, Yenice, Büyük Kulüp…     En kıymetliler; mavi zeminde iki süvarisi ile Sipahi Ocağı, çok nadir olarak daha büyük boyutlu Mebus sigarası.   Sanırım yüz binlik idi.
Benzer oyun Aşık ile de oynanır.  Aşık koyunun diz kapağından çıkan, iki santim boyunda bir santim eninde, köşeleri pahlı, ortası çukur, dikdörtgen prizma bir kemiktir.  Yüzlerce ậdi aşığınız, bir iki tane de seçkin aşığınız bulunur. Yöresine göre,  Pele, Enik, Bey, vs. ismini taşıyan bu dengeli kemiği yerden bir karış yukarıdan döndürerek atarsınız. Düştüğünde en az girintili yüzeyi üzerinde devrilmeden durur, yani Cuk Oturur. Ve de ortaya sürülmüş aşıkların tamamını kazanır, üter.  Kabadayılar bu yolla kumar da oynarlar.
Masum oyunlar olduğu gibi tehlikelileri de vardır.  Bir şişe suyun içerisine bir parça karpit atılarak asetilen gazı üreterek şişe tıpasını attırmak gibi.
Beş taş oynardık. Kesme şeker boyu seçilmiş beş adet çakıl taşı yere saçılır.  Ele alınan bir tanesi elli santim kadar yükseğe atılır, düşüş süresince yerdekiler evvela bir, sonra iki, üç ve dörtlü olarak avuç içeresine toplanır ve ilk taş düşmeden aynı dolu avuçla yakalanır. Sol elin baş ve işaret parmakları ile yere yapılan köprü altından taşları birden başlayıp artan guruplarla geçirerek devam edip giden ve gittikçe zorlaşan figürleri vardır.
Yumruk büyüklüğünde bir taşı başlama noktasından biraz uzağa atarsınız. Rakibiniz kendi taşı ile sizinkini vurabilirse, başlama noktasından taşın bulunduğu yere kadar rakibinizi sırtınızda taşırsınız. Vuramayana değin. O zaman binme sırası size geçer.
Futbol maçları, takım seçimi ile başlar.  Takım kaptanları; Lefter, Şükrü veya Cihat(o dönem üç İstanbul takımının kaptanları)  on metre kadar açılıp her adımda aldım-verdim hitabı ile birbirlerine yaklaşır. Son adımlar yarım, burun gibi küçülerek, karşıdakinin ayakkabısına ilk değen, ilk seçme hakkını kazanır.  Ve as oyuncuları toplar. Eğer özel bir topunuz varsa bu seçmeye katılmadan takıma girme hakkınız vardır. Tıpkı oyunun en canlı anında “Babam geliyor.” diyerek topu alıp gitme hakkınız olduğu gibi.
        Maçtan önce slogan mücadelesi yapılırdı.
       “Fener çıktı sahaya, topu dikti havaya…”
       “Fener duvardan atladı, Beşiktaş’ın ödü patladı…”
       “Bahçelerde haşhaş, kova Beşiktaş...”
“Galata köpeklere salata…” Ve benzerleri bir ağızdan haykırılırdı. Karşı taraf slogan bulamayıp susana değin.  O zaman galip tarafça;
“Yakıştıramadın yancığına, bin eşeğin kancığına...”  Tiradı hep bir ağızdan ve tempolu bir şekilde okunup ilk atışlar yapılırdı. Maç bitiminin de benzer bir seremonisi vardı. Daha küçükler, saha kenarına dizilip kaçan topları getirme şerefine erişmeğe hazırdı! 
Grup oyunlarından bir tanesi Kuka’dır.  Eldeki sağlam değnekler ile bir kemik başı veya konserve kutusuna vurularak karşı tarafın sahasına geçirilmeğe çalışılır.  Bir tür Kriket gibi.  Aynı değnek ile ki bu oyunda adı Çomak’tır, karşı takımın size attığı, otuz santim boyundaki sopaya  -Met veya Çelik- hızla vurarak çizgiyi aşırmaya çalışırsınız.
Met yere düştüğünde, çomakla üst teğetinden kendinize doğru çektirir ya da ucuna hızlı bir darbe vurursunuz. Havalanan mete birincide başınız üzerine ikincide uzaklara gidebilecek gibi ölçülü vuruşlar yaparsınız, havadaki sizin metinize karşı takımdan birisi vurup yönünü değiştirerek sizin sahanıza düşürürse hem el geçer hem de puan alırlar.
Bir başka gurup oyunu Birdirbir’dir.  Önce sıra tayini yapılır.  En sona kalan ayakları bitişik, elleri dizlerinde boynunu bükerek durur.  Önce bir numaralı oyuncu -ki adı Usta’dır- birdirbir diyerek atlar. Arkadan gelenler ustanın dediğini ve yaptığı figürü aynen tekrar zorundadır. Sonra ikidir iki ve ilâhir... Yanlış yapan veya atlayamayan yanar, yatar. Kalkan da en arkaya geçer.  Ustanın sözlerini;
“Ustamın dediği, yağlı börek yediği”  veya çok kere “ustamın dediği (...) yediği” şeklinde daha müstehcen de söyleyerek oyuna renk katarsınız.  Atlama sayısı yükseldikçe hareketler zorlaşır ve arka sıradakilerin handikabı artar. Figür seçimi ustanın inisiyatifinde olmakla beraber sekizim seksek, dokuzum durak gibi değişmez basamaklar vardır.   Sekiz de, yere tek ayaküstü inilir.  Usta önde takım arkada sekerek bütün mahalle dolaşılır.  Kondisyonu yüksek ustaya düştü iseniz, iflâhınız kesilir. Dokuzda ise, atlayan atladığı noktada sabit kalır. Sonra atlayanlar duranlara hiç değmeden basabilecek ve atlayabilecek açıları bulmak zorundadır.  On beşte her atlayan ayrılmadan ebenin yanına sıralanarak yatar.  Atlama beygiri uzar da uzar. Beş altı kişiden sonra bu barikatı ancak üzerlerinde takla atarak aşabilirsiniz.  Yatan yönünden en ağır sayı yirmidir.  Mektup Göndermece;  Yatanın etrafına bir metre çapında bir daire çizilir.  Usta atladıktan sonra;
        “Bu hokkaya banması” diyerek uygun bir yerine parmak atar.
        “Bu mektup yazması” sırtını yazıhane gibi kullanarak hayali kâğıda elle yazar,
        “Bu damgası” sırtına bir yumruk vurur,
“Buda göndermesi”  gardını almış yatarı tek bir diz darbesi ile daireden dışarı çıkarmaya çalışır. Ve tabii bütün sıradakiler de tekrarlar aynı hareketleri… Daireden çıkaramayan yatar.
Bu oyunun bir benzeri duvar dibine oturan birisinin apış arasına ikincinin başının, onun bacak arasına üçüncünün  ve devamla sonrakilerin başının sokularak oluşturulan diziye, eşit sayıdaki rakip takım erlerinin  art arda binmesi ve belirli figürlerle yıkılmadan dayanması esasına kurulu, Uzun Eşek’ tir.
Genelde, kızlı erkekli oyunlar azdı.  Mesela saklambaç, köşe kapmaca gibi.  Ya da ebenin duvara dönerek ön-dö-truva diye ellerini duvara vurup geri döndüğü anda hareket halindeki birini tespit ederek ebe yapması gibi.
Mahalleye yeni taşınan güzel bir kız varsa, müşterek oyunların trend’i birden yükselirdi.
Kızlar daha çok kapı aralıklarında evcilik, yerde altın var veya sokak aralarında top oynar, ip atlarlardı.
İpi iki elinizle tutup ister durarak ister koşarak tek başınıza atlayabilirsiniz.  Ya da yangın alayı yaparsınız. Uzun bir urganı iki kız iki ucundan tutar, büyük bir yay çizercesine, yere bir noktada değdirerek döndürür. Sıraya giren kızlar hiç ara vermeden ve öndeki sıra başının figürlerini tekrarlayarak atlarlar.  Takılan yanar, ipi tutmakla cezalanır. İpi bırakan ise sıranın en arkasına geçer.  İki ipi aynı zamanda ters yönlerde çevirerek çapraz atlama,  daha beceri ister. Bazen bir abla bu atlamaya talip olur.  Dönen yay biraz yükseltilir. Abla, küçük kızların hayran bakışları arasında önce basma eteğinin arka iki ucunu elleri ile kalçasının biraz altında tespit eder, sutyensiz memelerini de beraberinde hoplatarak atlamaya başlar. Uzun saçları havalanır.
         -Daha hızlı döndürün, daha hızlı... Daha hızlı...
Her zıplayışta güneş görmemiş, beyaz diz kapakları ve diz ardı çukurları bir görünüp bir kaybolurlar. Oğlan çocukların ilk cinsel dürtülerini harekete geçirecek bir “Fahriye Abla!” her mahallede vardır. 
Veya seksek oynarlar.  Yere çizilen (T) veya (S) ya da yılankavi yollar küçücük karelere bölünür. Bu odacıklara tek ayağınızla, sekerek girer çizgiye basmadan diğer odacığa geçersiniz.  İkinci turda ekmek dilimi gibi bir taş veya kiremit parçasını yine sekerek ve ayakkabı burnunuzla itekleyerek odacıklara taşırsınız.  Kaydırak çizgide kalırsa ya da çizgiye basarsanız yanarsınız.  Bütün puanlarınız sıfırlanır.  Etabı bitirirseniz, kama basar’sınız.  O zaman arkanız dönük attığınız kaydırak hangi kareye düşerse, orası sizin kale’nizdir.  Siz burada basar, dinlenirsiniz, başkaları ise burayı atlayarak geçmek zorundadır.  Yan yana ne kadar çok kaleniz varsa diğerlerinin işi o kadar zorlaşır.
Aynı çizgi dizilerinde iki elinizle gözlerinizi kapayıp kipi sonra açarak nos        komutları ile kipi-nos’da oynanabilir.
        Bir grup kız el ele tutuşup halka oluşturur ve dönerler.
        “Kutu- kutu pense.  Elmayı yerse. Matmazel Aysel arkaya dönse.”
Aysel ters dönerek halkadaki yerini korur. Sıra ile herkes döner. Bu defa matmazellere “öne dönse” komutu verilir.
Karşılıklı çiftlenmiş, elleri başlarının üstünde kenetlenmiş koridorun altından bir çift kız eğilerek geçerken koridor kapatılır.  O zaman koro  başlar;                                                  “Aç kapıyı bezirgân başı, kapı hakkı ne verirsin?”  Bağışlanan bir değerle kapı açılır.
Daha küçükler güzellik mi-çirkinlik mi oynarlar.  Bir halka teşkil ederek oturan gruptan, ebe bir kızın adını söyler.  Adı çağırılan sorar;
“Güzellik mi çirkinlik mi?”  Ebenin tercihine göre şuh veya acube mimikler takınılır. Beğenilirse sıra atlar, beğenilmezse ebe olur.
Şimdi dijital dünyanın her gün bir yenisini ve daha pahalısını piyasaya sunduğu zaman ve para canavarı aparatlar var.
         BİZİM OYUNLARIMIZ VARDI...
         Ya oyuncaklarımız? Olmaz olur mu? Gelecek yazımda…



                                                                              CEMİL  BUBİK                                                  ...